TARAFINDAN: HASAN KILAVUZ DEDE
"Kul çağırmayınca Hızır yetişmez" bu söz Anadolu Kızılbaş Alevi dervişlerinin sözüdür. Çünkü Hızır�a Tanrı misyonunu, kurtarıcı, yardımcı, eriştiren, yetiştiren özelliğini ve kudretini yalnız Anadolu Kızılbaş Alevi inancı vermiştir.
"Kul çağırmayınca Hızır yetişmez" bu söz Anadolu Kızılbaş Alevi dervişlerinin sözüdür. Çünkü Hızır'a Tanrı misyonunu, kurtarıcı, yardımcı, eriştiren, yetiştiren özelliğini ve kudretini yalnız Anadolu Kızılbaş Alevi inancı vermiştir.
Bu yazıyı bir talibin telefonda "Yetiş ya Dede!", demesinden sonra kaleme aldım. Gün yüzlü, güzel sözlü talip, telefonda çok içli, ama umutlu bir ses tonuyla ibadet eder gibi konuşmaya başladı.
Alevi örgütlenmesinde onlarca yıldır yılmadan-yıkılmadan, yoruldu ama usanmadan, kızdırıldı ama bezmeden, hakkında söz söylendi ama duymazdan gelip, o hep derviş vari, doğuştan kendisine kazandırılmış mülayim, yumuşak yapısıyla başladı anlatmaya ve sormaya. Soruları bitince anladımki talibim darda, "Yetiş Dede" diyor.
Ben Ocak'tan bu Talib'in dedesi değilim. Onun ailesi bir başka ocağa bağlı ve ikrar vermişler. O Aleviliğin talibi.
Biz telefonu kapattıktan sonra soruları kafamda bir bir sıralarken, gözüm duvarda asılı büyükçe bir resme takıldı. Uzun, aksakalı göğsüne dökülmüş bir Alevi Dedesi. Kendisi Seyid Safi (Seyid Sabun) Ocağı?ndan. Resimde ayağa kalkmış, yüzünü Düzgün Baba Dağı'na, Hacı Kureyş, San Saltık Dergahı'na Baba Mansur ile Ağuçan Ocağı'na, Cemal Abdal Tekkesi'ne, Derviş Beyaz (Gevr) Ziyaretgahına çevirmiş, öylesine karşımda canlıymışcasına duruyor.
Bu dede 1982 yılında, 88 yaşında Hakk'a yürüdü.
Kendisinden çok şey öğrendim ve ona birçok soru sormuştum. 1968?de Yüksek Okul?da okurken, gerek Dersim'de gerek Ankara'da ziyaretimize geldiğinde uzun uzun muhabbet ederdik. 68'li yılların heyecanlı atmosferinde bugün talibin sorularını, o zaman dedeye sorardık. O her soruya verdiği dervişan olgunlukta, oldukça zengin misallerle süslü cevaplarla bizleri mest ederdi.
Dede; "Her marifet var insanda. Yeter ki onu arasın. Tüm akan çaylar, ırmaklar illaki bir gözeden çıkarlar, her göze aynı suyu akıtmaz. Bazısı bol su akıtır, kimi göze az su akıtır. Yaz gelir kurur, bahar gelir şenlenir, insan da öyledir." derdi.
"Kimi marifetli, on parmağında on hüner var. Kimi güçlü, kimi zayıf, kimi bilgili, kimi becerikli, kimi bilgisiz, beceriksiz. Kimisi bir konuya hevesli, kimisi hevessiz, kimi unutkan, kimi herşeyi akılda tutar. Kişi yaptığı işi beceriyorsa ve kendisine yakışıyorsa, toplum kabulleniyorsa, o işin piridir." derdi.
Konuya dönersek bana yöneltilen sorular şöyleydi;
1- "Kadın kurban kesemez. Kadın Cem, Cemaat yürütemez, haramdır. Posta oturamaz, günahtır." ifadeleri Alevi inancıyla bağdaşıyor mu?
2-Muharrem ayında saz çalınamazmış, semah dönülemezmiş, günah diyorlarmış.
3-Cemlerde muhakkak herkes yerde oturacak, diz çökecek, yoksa cem olmaz, günaha girilir diyorlarmış.
Bu soruları açmamı, şayet mümkünse, bu konudaki görüşlerimi iletmem istendi. Ben de bu soruları cevaplamaya, Alevilerin Sesi aracılığıyla bütün canlarla paylaşmaya çalıştım.
Kadın-Erkek yok, CAN var.
Aleviler "Can" sözünü yalnız "er" kişi için değil bayanlar için de kullanıyor. Cümlesine "CAN" diyoruz. Biz Tanrı'yı tarif ederken yalnızca erkeğe benzetmiyoruz. Aksine insanı tarif ediyoruz. Kadın da insandır. Alevi inancının uluları, hiç bir dinde mevcut olmayan eşitlikle kadını, erkeği aynı potada eritmiştir, hepsine "Can" demiştir.
Peki, Can dediği bir bacının tarlada biçtiği başak, sacda pişirdiği ekmek, tencerede kaynattığı lokma nasıl olur helal olurda, kestiği hayvanın eti (kurban) haram olur? Bunu Alevi Dedesi'yim diyenler nasıl söyler?
Eğer bir bacı, bir can (erkek veya kadın) inanarak kurbanı meydana getiriyor, dua ve tekbirini veriyorsa, kesmeyi beceriyorsa, hayvana eziyet etmiyorsa bunun kestiği nasıl haram olur, günah bunun neresinde, bunu kim diyebilir? Alevi yaşam biçiminin neresinde ve hangi Alevi pirinin bu yönde söylemi vardır?
Asla hiç bir yerde ve hiç bir zaman kendini bilen Alevi, ?bacının kestiği haramdır? yönünde hiçbir alevi dervişinin hükmü yoktur.
Çok açık ve net olarak bu beyan şöyledir; "YOL VE ERKAN HAKLIYANINDIR."
"Şayet Hak'lanıyorsan erkan dışısın" der. Bunu açarsak yukarda izah etmeye çalıştığım hizmet şekli ortaya çıkar. Alevilerde kadın Cem ve Cemaat yürütmez diyorlar, posta oturmaz günahtır diyorlar. Bunu diyenler günah işliyor. Yukarıda değindiğim gibi, şayet bir dede (pir, mürşit, rehber) ailesinden gelen bir kadın, sazı sözü biliyorsa, duayı gülbengi okuyabiliyorsa, hizmet ve erkan yürütmedeki kural ve kaideleri yerli yerine izah edip anlatabiliyorsa, kendisinden büyüklerinin (babası, dedesi şayet büyükleri Hak?ka yürümüş ise) pirinden, mürşidinden destur alarak posta oturur, cem yürütür. Bu bacı şayet evlenirse, evlendiği erkek Alevi inancından ise, yine kocasından rızalık, pirinden destur almak şartıyla cem ve erkan yürütür. (Bir pir kişiye destur verdiği zaman o şahsın desturu hak edip etmediğini zaten araştırır ve cemaatin onayını alır.) Bu uygulama aynen Alevi erkanının temel ilkelerindendir ve Alevi Dedeleri?nin bilmesi gereken kurallardır. Her Alevi Dedesi?nin oğlu Alevi ocakzadelerinin erkek çocukları cem yürütür mü? Posta oturabilir mi? Hayır!
Bu önce kendini bilgi birikimiyle donatması, kendi büyüğünden pirinden destur almasıyla olur. Kendisi önce talip olmalı, talipliğin tüm kurallarını yerine getirmeli ki Dede olarak posta otursun. Yoksa sırf herhangi bir Dede Ocağından olmak veya bir dedenin çocuğu olmak cem yürütmeye, posta oturmaya yetmiyor ve hakedilmeden yapılırsa günahtır. Biz öğretimizde yol ve erkanı öğrenene ve yürütene destur vermişiz. Öğretene de emanet etmişiz? Bazıları diyorlarmış ki; ?efendim, Hazreti Ana Fatma niye posta oturmadı, cem yürütmedi, onun için kadın posta oturmaz.? Maalesef içimizde böylesine bilgi fukarası olan Alevi Dedeleri de var.
Alevi öğretisi diyor ki; Hüseyin?i sevenlerin şefaatkanesi ve kusurların bağışlayıcısı Hz. Ana Fatma?dır. Alevi öğretisi O?nu öylesine yüce bir makama oturtuyor ve onu şefaatkani yapıyor. Nedir bunun anlamı? O?nun şahsında tüm dört kapıyı hak?lıyan bacıların, posta oturabileceğinin, kendisine ikrar veren tüm bendelerini irşat edebileceğinin işaretidir, mesajıdır.
Günümüzde Alevi Dedeleri?nin çocuklarında ve diğer Alevi ailelerinin gençlerinde görüyoruz. Saz çalanlar, güzel deyiş söyleyenler var. Sesi ve sözü güzel olan Alevi öğretisini bilenlerden bazılarını televizyonlarda gıbtayla seyrediyoruz. Peki bunlar gerçek kimliğiyle ortaya çıksalar, Alevi cem ve erkanını yürütmesini öğrenseler, pirinden destur alıp edeple, erkanla divanda otursalar! hangi Alevi talibi der ki, ?hayır sen dua edemezsin, cem yürütemezsin.? buna kim cesaret eder hangi gerekçenin arkasına sığınarak buna hayır? der.
Kadın Semah dönüyor, kadın lokma pişiriyor, kadın müsahib oluyor, kadın saz çalıyor, deyiş ve duaze okuyor, kadın itikat ile çocuk büyütüyor, kadın pirine secde edip niyaz oluyor, kadın On iki hizmetin içinde yer alıyor, Kırklar Cemi?nde (mitolojide) ismi geçiyor.
Öğretimizin her basamağında ismi geçen kadın kurban kesmeye, posta oturmaya gelince yok olmaz deniyor. Bunu söyleyen büyük vebal altına girer. Kaldı ki kadını posta oturtan, karşısında dara duran onun talibidir. Onun babasının veya onun bağlı olduğu ocağın talibidir. Talip, kimi arzularsa dede de ana da odur. Kimi istiyorsa kimin bu cemi yürüteceğine inanıp kanaat etmişse, onu çağırıp posta oturtur, duasını alır. Buna hiç bir engel yok. Ve taliplerin dışında hele hele başkalarının söz söylemeye hiç hakkı yok. Bu konu tamamen itikat ve ikrardan geçer, her Dede?nin bir Dedesi (Piri) var. Herkes talibinden sorumlu, her talip pirinin ocağına bağlı, o ocaktan kimi arzuluyorsa veya o ocaktan bunu kim Hak?lıy orsa kim destur almışsa. Erkek veya kadın gelip posta oturur.
Şimdiye kadar ki uygulamalar dedelerin ön planda olduğunu, Analar?ın cem yürütmede geride kaldığını gösteriyor. Ama bu mutlakiyet değildir. Sadece geçmişten günümüze ihtiyaçların ve koşulların dayatmasından böyle gelmiştir. Bunu her ortamda böyle izah etmek lazımdır, doğrusu budur.
Bazıları şunu söylüyor: ?Efendim, Anadolu?da ki hiçbir uygulamada ve pratikte buna rastlanmadı. Kadının posta oturduğu görülmedi.? Hayır kadınlar posta oturuyor ve bu bölgelere göre de değişiyor. Bunun izahı gayet açık, Alevilerin yerleşim konumu, İslam Dini?nin baskısı, aşiret yapısı, bölgelere dağılış, devamlı göç, dergahların kapanışı, eğitimin geri plana düşmesi, ailede çoluk çocuk bakımı, hamilelik ve hastalık durumu, örf, adet ve gelenekler, evdeki iç hizmetin, çalışmaların çoğunun kadın tarafından yapılması, erkeğe göre fiziki yapısının güçsüz olması gibi etmenler kadının posta oturmasını geri plana itmiştir.
Oysa ki yüzlerce yerde, binlerce kez Aleviler, analardan dua almış, dara durmuşlar. Ananın geldiği talibin evinde, hele orada saz çalan bir zakir varsa, derhal cem bağlanıp, kurban kesilmiştir. Özellikle Dersim, Erzincan, Adıyaman ve Malatya?nın dağlık Alevi yerleşim birimlerinde çokça rastlanan bir uygulama olmuştur. Elbetteki biz son elli yıl içinde Dersim?den kalkıp, Sivas-İmranlı?ya, Gürün?e, Sanz?a, Refahiye?ye gidip orada cem yürüten bir Alevi Anayı görmüyoruz.
Elbette ki biz Hacı Kureyş, Baba Mansur, Derviş Beyaz, Ağuçan, Sarı Saltık, Seyid Safi veya diğer Alevi ocaklarından yetişmiş, elinde saz, ağzında söz, köy köy, kasaba kasaba cem yürüten Alevi anasını göstermiyoruz. Ama bunun olmaması yukarıdaki sebeplere bağlıdır, imkansızlıkların yarattığı olumsuz koşullardır, rahat ve özgür ortamların olmayışıdır.
Yoksa biz çok Baciyani Rumileri, Hüsniyeleri, Zeynep ve Ümmi Gülsümleri yetiştirip posta oturtabilirdik. Alevi inancımızda bunu engelleyici hiç bir dini muhide yoktur.
Öğretimizde; inanç günlerinde, kutsal günlerimizde, muharremde saz çalmak, semah dönmek ibadettir. Hızır Ayı?nda hep deyişler söylenir, sazlar çalınır, duazalar okunur. Bizim sazımız çalgı değil, deyişimiz şarkı değil, semahımız dans değil, bunlar inanç yolumuzun delilleridir. Her alanda bize refakat ederler. Kimliğimizi oluştururlar. Muharrem ayında oniki gün deyiş söyleyip, saz çalıp, semah dönüyorsak bu en büyük ibadettir. Günah ve kusur, buna imkan varken yapmamaktır.
Öğretimizi sevdirerek anlatırız, korkutarak değil.
Kolaylaştırarak çağırırız, zorlaştırarak değil.
Yakınlaştırarak getiririz, uzaklaştırarak değil.
Cemde ?gönlü hoş etmek? gerek. İster diz çök, ister otur, ister ayakta dur, hiç farketmez. ?Efendim?, diyorlar ki, ?Cemlerde neden herkes diz çökmüyor, diz çökmek zorunluluktur.?
Bütün inançlarda, inanç mabedine girerken belli kurallar vardır. Giyim kuşam, gidiş saati, kalış süresi, dönüş saati... mabette yapılan törenlerin yol ve yöntemleri ayrı ayrıdır. Hiç biri bir diğerine uymaz. Hepsinin kendine özgü inanma biçimleri vardır, ama hepsi ibadettir, tüm yakarışlar tek yere varır; Hakk?a.
Alevilerde Cem?e giderken bir tek ilke aranır; EDEP VE ERKAN.
Eğer edep ve erkanlı isen, ha yerde oturmuş diz çökmüşsün, ha sandalyede oturmuşsun veya ayakta Dar?da kalmışsın, farketmez.
Yerde oturmuş diz çökmüşsen, dayanamıyor rahatsız oluyorsan, o yana bu yana kıvranıyorsan kendi kendine homurdanıyorsan, çocuklar ve gençler bu oturuş şekline hiç dayanmıyorlarsa bu ibadet, ibadet değildir.
Cem?de konsantrasyon, Dede?nin bunu farketmesi, buna müdahale etmesi, sık sık ara vermesi lazımdır. Geçmişte köylerde olduğu gibi, Dede cemde sık sık rahat oturun der ve çay sigara molası verir.
Biz kırsal alandaki düz damlı köy evlerin, yoksul ve çaresiz taliplerin yaşadığı koşullarda yaşamıyoruz. Çağımız öğretimize uygun yenilik çağıdır. Özüne dokunmadan, herşeyin günün koşullarına uyarlanması lazım. Bunu öneren, anlatan, yol gösteren Alevi Dedeleri, ocakzadeler olmalıdır.
Gerek Türkiye?de gerek Avrupa?da yaygınlaşan cemevleri büyük bir kitleyi çatısının altına topluyor, yüzlerce kişi cemevlerini dolduruyor. Bunu Anadolu?nun kırsal Alevi köylerindeki küçük cem odalarıyla mukayese edemeyiz. Köydeki cem odası?na en fazla 30-40 kişi sığardı. Nüfusu kalabalık köylerde cem bir sefer değil bir kaç sefer ve değişik evlerde tekrarlanırdı. Ve her Cem?e herkesin gelmesi söz konusu olmazdı.
Avrupa?daki büyük salonlarda sandalyelerde Cem törenleri izleniyor. Bu yerinde bir uygulamadır. Herkes diz çökemez. Ama herkes edepli ve erkanlı oturmalıdır.
Bunu anlatıp öğretmek lazım. Önemli olan dedenin söylediğini, anlattığını can kulağıyla dinlemektir. Bu en büyük özelliği olmalı cemlerimizin. Cem?e giren dilini dışarda bırakıp girmeli, sadece dede sorduğuna cevap vermeli ve dinlemeli. Edep ve erkanla gelip oturan kılık kıyafetinede dikkat eder. Elbette bir baloya gider gibi giyinilmez, ziynet eşyası ile süslenilmez. Ama temiz giyilinir, rahat giyilinir. Dede secdeye çağırdığında, sandalye de oturanlar secde yerine baş keser ( yanm eğilip, dara duruş gibi boyun eğmek) ve elini göğsünün üstüne koyar. Bu inancımızda en büyük teslimiyet şeklidir.
Bundan yüzyıl önce Anadolu?daki Kızılbaş Alevilerinin kıyafetleri, bugünün kot pantalonu, ceket ve kravatı, etek ve bluzu değildi. Yüzyıl önce bir Anadolu Kızılbaş köyünde üç sandalye yoktu, olsa olsa oturmak için bir kaç ağaç kürsü, odada taht yerine toprak sekiler vardı.
Yüzyıl önce köyün çocukları, aileleri ve büyükleri ile birlikte köyün tarımsal ve hayvansal iş alanlarında çalışıyorlardı. Yüzyıl önce Anadolu?daki Aleviler Sümerbank patiska bezini bulamıyorlardı. El tezgahlarında dokunan pamuklu, bez şalvar giyiyorlardı. Çocuklar 8-10 yaşına kadar topuklarına kadar uzanan tek parça fistan giyerlerdi.
Kim kimin talibi, kim kimin piri? Pirin hangi ocaktan geldiği, kimin, kimin müsahibi olduğu hep biliniyordu. Peki bugün o koşullar var mı?
Geçmişte öğretimizdeki uygulamaları bugün Avrupa?da yaşayan Alevi ailelerine ve çocuklarına dayatmak haksızlık olmaz mı?
Günümüzde marifet çağının doruğundayız. Giyim kuşam, yeme içme, oturup kalkma, yerleşim ve ibadet alanları geçmişle mukayese edildiğinde ortaya büyük bir farklılık çıkıyor.
Alevi Dedeleri bu durumları görerek bilgi birikimlerini ve becerilerini kullanarak taliplere bu kolaylıkları göstermelidirler. Alevi öğretisinin özünü bu doğrultuda anlatmalıdırlar. Öğretimizin geçmişten vermek istediği mesajın ne olduğunu anlatmalıdırlar. Sevmek, sevilmek, sevdirmek yegane amaç olmalıdır. Gönülleri yapıp onları hoş etmek lazım, ibadetimiz budur; ?gönlü hoş etmek.?
Noksanlıklarım olduysa, kusur ettiysem lokma ve niyazlarınızın hakkı için bağışlayın.
Cümlenize aşkı niyaz ederim.