TARAFINDAN: HÜSEYIN DEMİRTAŞ*
AKP’nin iktidarda bulunduğu son 6 yılda temelli palazlanan Anadolu Sermayesi-MÜSİAD, hem derin ve korkunç bir emek sömürüsünden beslenmekte, hem de dini-milli duyguları kullanarak daha az ücretle çalıştırdığı emekçilere hayatı adeta dar etmektedir.
Her sene Ramazan’da artık alışkanlık haline getirdim. Türkiye ve çeşitli Avrupa ülkelerindeki Alevi ve Sünni dostlarımı arayarak sohbet eder; sonunda da telefonu kapatırken, oruçla aralarının nasıl olduğunu sorarım hep…
Bu sene de Pazar gününü fırsat bilerek, Manisa’da yaşayan ve çalışan bir yakın dost ve akrabamı aradım. Dostum Pazar tatil olmasına rağmen işe gittiğinden eşi çıktı karşıma. Kendisi yedek parça üreten ve daha çok ithalata dönük çalışan büyük bir metal fabrikasında çalışıyordu. Konuşmamız uzadıkça uzadı. Kocasının daha önceki görüşmemizde artık 12 saat mesai döneminin biteceğini ve 8 saat çalışmaya başlayacaklarını söylediğini hatırlatıp, bu rahatlatıcı durumun henüz gerçekleşip gerçekleşmediğini sordum.
Keşke sormasaymışım! Bir dokunup bin ah işittim kadından…
Dostum şu an 13 saat çalışıyormuş günde. Haftalık tatilleri bile yokmuş. Sadece gece vardiyasından gündüze döndüklerinde, o da tam bir gün bile etmeyen bir süre evde kalmaları şeklinde bir tatilmiş. Bunaldım. Zira ben de güvenlik sektöründe çalıştığımdan 12 saat mesailere aşinaydım. Ben mesai süresinin önemli bir bölümünü oturarak geçirdiğim halde bile, eve geldiğimde bitkin oluyorum ve genelde yemeğimi yer yer yemez yatıyorum. Gel sen bir de fabrikada 12 saat çalışan, sürekli hareket halinde ve üretmek durumunda kalan bir ağır sanayi işçisinin durumunu göz önüne getir… Bu kişinin çoluk-çocuğuna, eşine-dostuna ayıracak zamanı kalır mı? Hem bu durum bir gün değil iki gün değil, bazen aylarca sürüyormuş; hiç tatil filan da yapmadan. Evden işe; işten eve rutini yani…
Oysa benim Almanya’da çalıştığım güvenlik branşı en az ödeme yapılan sektörler arasında yer almasına rağmen, yine de bizler 12 saatlik mesai yaptığımız dönemlerde bile en fazla üst üste 7 gün çalışabiliriz. Bu sürenin sonunda da en az bir gün evde kalmamız yasal olarak şart koşulmuştur. Nitekim Almanya’da 12 saatlik mesailer kural olmaktan çıkalı yıllar olmuştur. Güvenlik, otelcilik, gastronomi benzeri iş kollarında 12 saat kuralı belli ölçüde devam etmektedir ama bu da kural değil bir istisnadır.
Böyle kısa bir Almanya-Türkiye karşılaştırması yaptıktan sonra, arkadaşımın eşine dedim ki, “Benim bildiğim Türkiye’de Ramazan’da işler gevşer, mesai saatleri düşer…”
O da “Ne gezer! Hatta Ramazan gelince mesai saatini 12’den 13 saate çıkardılar” diye karşılık verdi. “Allah Allah” şeklinde söylendikten sonra şöyle bir “La Havle” çektim. Telefonda bunalmaya başlamıştım. Hattın öbür ucundaki kadını zaten benim yarasını deşmemle birlikte temelli hafakanlar basmıştı. Diyordu ki, “Bu durum Manisa’da bir istisna değil. Fabrikalarda çalışan hemen herkes eşim gibi uzun mesailer yapıyor ve karşılığında da yalnızca asgari ücret alıyor…”
Manisa son 20–25 yılda Anadolu kentleri arasında en çok sanayileşenlerden birisi. İzmir Limanı’na 40, Adnan Menderes Havaalanı’na sadece 60 Km uzaklıkta. O nedenle yabancı yatırımcıların da gözdesi. Kent bu yüzden son yıllarda büyük bir kalkınma-gelişme hamlesi yaptı. Bütün yönlerden gelişimini çok yakından takip ettiğim ve öncesinde tarımsal sektörlerin ağırlıklı olduğu Manisa’ya hemen her sene giderim ve orada ikamet eden çok sayıda yakınım ve eşim-dostumu ziyaret ederim. Dertlerini dinler, gönüllerini alırım…
Bu özelliğimi bilenler de Almanya’ya döndükten sonra telefonlaştığımızda veya internet üzerinden msn ile görüştüğümüzde yine yaşadıkları sıkıntıları, sevinç ve mutluluklarını sağ olsunlar benimle paylaşırlar hep. Bu nedenle de telefonla/internetle görüşmelerimiz bir türlü bitmek bilmez; uzar da uzar. Bu kez de öyle oldu. Yakın akrabamın eşiyle bu can sıkıcı sohbeti aynı minvalde koyulaştırdıkça koyulaştırdık.
****
Şöyle bir düşündüm; Manisa’da Bosh, Ariston, Orlikon ve Markoni benzeri yabancı ortaklı veya tamamen dış sermayeli şirketlerde çalışan tanıdıklarım da vardı. Fakat bunların çoğunda 12 saatlik mesailer olmadığı gibi, sendika ve işyeri işçi temsilciliği bulunmaktaydı ve çalışanlar Türkiye koşullarına göre iyi diyebileceğimiz ücretler alıyorlardı. Bu kısa düşünme arasının ardından telefondaki muhatabıma şöyle bir soru daha yönelttim: “Biliyorum eşin zaten oruç filan tutmuyor ama ya o niyetli olanlar nasıl dayanabiliyorlar 13 saat çalışmaya?”
O zaman kadın derin bir “ah” daha çekerek bu sorumu yanıtladı: “Hiç sorma, koca fabrikada bir tek yaşlı bir işçi oruç tutabiliyormuş. Diğerlerinden çoğu da oruç tutmak istiyormuş fakat dayanamadıklarından hep kazaya bırakmak zorunda kalıyorlarmış. İnanmayacaksın belki ama fabrikanın sahipleri de hacıymış…”
Son cümleyi duyunca moda tabirle şok geçirmiştim. Daha fazla dayanamayıp, “Allah hepinize kolaylık versin! Ben bu konuyu kesin yazarım” diyerek konuşmamı noktaladım.
Fabrikanın sahiplerini hemşehrim de olduklarından ismen tanıyordum. Manisa dışında İzmir ve Kütahya Simav’da da yatırımları vardı. Holding düzeyinde bir sermaye grubu olan bu kişiler AKP’ye yakındı ve şirketleri son 6 yılda da önemli bir büyüme kaydetmişti. Kafamdaki bu veriler aklıma hemen şunları getirdi:
- Manisa, Kütahya, Denizli, Balıkesir, Uşak ve Aydın gibi Batı Anadolu kentlerinde yukarıda bahsedilen türden son 25–30 yılda yıldızı parlayan bu şirketler genelde hep muhafazakâr ve milli değerleri ön planda tutan işadamlarına aitti.
- Hemen hepsi Anadolu/Taşra Sermayesi diye sınıflandırılan ve genelde Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’ne (MÜSİAD) üye olan işverenlerdi.
- Bu sermaye grubunun sahibi olduğu işyerlerinde göze çarpan ortak nokta sendika ve işyeri işçi temsilciliğinin hemen hemen hiç bulunmaması; üstelik bu yöndeki girişimlerin de şiddetle cezalandırılmasıydı.
- En ağır ve uzun çalışma koşulları ile en düşük ücretlendirme bunlardaydı. Sömürü diz boyuydu yani…
- Sermayenin rengi olmaz diyorlar ama bana göre var… Anadolu kökenli yeni yetme sermayedarlar öyle işler yapıyor ki, akıllara durgunluk verecek cinsten! Nasıl mı? Yine Manisa’daki eş-dosttan edindiğim ve başka kaynaklardan doğrulattığım bir bilgiye göre, Manisa ve İzmir’de fabrikaları olan bir başka işveren, Kütahya’nın Simav ilçesinin köylerinden imamlar aracılığıyla işçi topluyormuş fabrikalarına. İsteyen araştırabilir. İmamlardan bazısı Cuma hutbesi veya vaazlarında diyormuş ki, “Manisa ve İzmir’de hemşehrimiz, Hacı (…) Efendi, fabrikalarına işçi alacağına dair haber gönderdi. Kendisi dininde-diyanetinde bir adamdır. Onca Kuran kursuna, camiye, hayır kurumuna yardım ediyor. Allah kendisinden gani gani razı olsun! Buralarda işsiz-güçsüz dolaşıp duracağınıza gidin, verdiği maaşa az çok demeyip çalışın… Olur olmaz her şeye itiraz etmeyin. Adam size ekmek veriyor. Dişinizi sıkın da, hem siz kazanın hem onlar kazansın ki, böyle dindar işadamları güçlenebilsin ve şu dini-diyaneti pek kaale almayan Koç’lar, Sabancı’lar, Enka’lar, Eti’ler, Aydın Doğan’lar ve bunların ortakları Yahudi ve Masonlar yer ile yeksan olsunlar! Ülkemizde Müslümanlar bir rahat yüzü görsün ve inandıkları gibi yaşayabilsinler…”
Evet, mealen yazdığım bu cümlelerde en ufak bir abartıya yer yok! Üstelik bundan daha ağır sözlerin de sarf edildiğini biliyorum camilerde veya benzer mekânlarda ama bunları tam doğrulatamadığım için şimdilik yazmıyorum.
Özetle söylemek gerekirse, AKP’nin iktidarda bulunduğu son 6 yılda temelli palazlanan Anadolu Sermayesi-MÜSİAD, hem derin ve korkunç bir emek sömürüsünden beslenmekte, hem de dini-milli duyguları kullanarak daha az ücretle çalıştırdığı emekçilere hayatı adeta dar etmektedir.
İyi bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, Türkiye’de emek-yoğun sektörlere hâkim olan sermaye grubu genellikle Anadolu kökenli işadamlarından oluşmaktadır. İstanbul veya Büyük Sermaye diye adlandırılan TÜSİAD çevresindeki işadamları “ilkel sömürü ve sermaye birikimi” aşamasını aslında çoktan geçtiklerinden, çoğunluk itibariyle Türkiye’deki çalışma koşullarının AB ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine uygun hale getirilmesine çok fazla karşı çıkmazlar/çıkmıyorlar. Bunu nereden mi biliyoruz? Şuradan: TÜSİAD’ın hazırlattığı ve ana çerçevesini kabul ettiği Türkiye’de demokratikleşme, iş güvencesi ve çalışma hayatına yönelik çok sayıda rapordan… Biraz tuhaf gelecek ama AB yanlısı görünen, çok sayıda demokratikleşme paketi çıkaran AKP Hükümeti, bir türlü çalışma hayatını AB ve ILO normlarına uyumlu hale getirecek yasa değişikliklerini yapmamakta ve elinden geldiğince geciktirmektedir. AKP’nin bu yavaşlığı, kamuoyunda bilindiğinin aksine Büyük Sermaye/TÜSİAD çevrelerinden gelen baskı ve telkinlerden çok iktidardaki temsilcisi olarak, Anadolu Sermayesi/MÜSİAD mensuplarından gelen baskıdan kaynaklanmaktadır.
Artık ilgili hemen herkesin bildiği gibi, Türkiye’de bir sermaye çatışması yaşanmaktadır. Şurası kesin, iktidardaki AKP ve Anadolu Sermayesi, Büyük Sermaye’nin en büyük rakibidir. Bu ikili kendi milli ve manevi değerlerinin hâkim olduğu bir Türkiye’nin, ana iktidar odaklarında görece laik ve çoğulcu demokrasiden yana çıkan Büyük Sermaye’nin sözünün daha etkili olmaya devam ettiği müddetçe koca bir hayal olduğunu bilmektedir. Bu nedenle de iktidarda kaldıkları zamanı iyi değerlendirmeye bakıp, Anadolu Sermayesi’ni Büyük Sermaye’yi geçemeseler bile, en azından onun düzeyine yaklaştırmaya büyük gayret sarf etmektedirler. Bunun yolu da anlaşılacağı üzere ucuz emek sömürüsüdür. Hedef, çeşme akarken testilerini doldurup, Büyük Sermaye’nin karşısına daha güçlü çıkmaktır. Bu hedefe ulaşırken de, kendilerine dini saiklerle oy vermiş vermemiş büyük emekçi yığınlarını insafsızca sömürmektedirler. Yasama-Yürütme ve hatta kısmen Yargı ellerinde olduğundan AKP Hükümeti ve yandaşı Anadolu Sermayesi, ağır çalışma koşulları, uzun mesailer ve yoğun emek sömürüsünü en aza indirecek yasal düzenlemeleri bir türlü yapmamaktadır. Çünkü bu düzen değişirse, sömürü makul düzeylere inerse; artık az eğitimli, düşük kalifiye emekçi yığınlarının üzerinden daha fazla sermaye birikimi yapamayacaktır. Bunu yapamadığında da, Türkiye’nin ağırlıklı olarak muhafazakâr ve milli duyguları güçlü bu yığınlarını daha fazla istismar edemeyeceğinden ve dolayısıyla iktidarda da kalamayacağından vahşi sömürü çarkını durdurmakta isteksiz davranmaktadır.
İşte tüm bu nedenlerle Davutpaşa gibi bölgelerde kaçak işyerlerine göz yumulmakta, kayıt dışı ekonomi alabildiğine desteklenmekte, Tuzla Tersanelerinde hemen her gün teker teker ölen işçiler göz ardı edilmekte; oradaki ve başka benzer yerlerdeki ağır çalışma koşulları iyileştirilmemektedir.
İşin daha vahim yanı, dikkat edilirse söz konusu sektörlere hâkim olan ana sermaye grubu Anadolu kökenli işadamlarından oluşmaktadır. Bunlar dindardır, Ramazan’da iftar çadırları kurarlar ve AKP’li belediyelerin ve başka devlet kurumlarının imkânlarıyla fakir fukaraya erzak paketleri, kömür, zekât, sadaka vs. dağıtmaktadırlar.
Buna karşın söz konusu vicdan temizleme, arınma faaliyetlerini yaparlarken unuttukları veya ısrarla gözlerden ırak tutmaya çalıştıkları bir şey vardır ki, bu da çalıştırdıkları çoğunluğu dindar olan işçilerin oruç bile tutamamasıdır…
Gerçekten de durum hiç abartısız böyledir. Manisa bir istisna değildir. Bilebildiğim kadarıyla, AKP’nin iktidar dönemine kadar Türkiye’de özel veya kamu sektöründe çok az fabrika ve işyerinde çalışanlar, oruç tutmayı istedikleri halde tutamama durumuyla karşı karşıya gelmiştir. Böyle bir ilk, ilk defa dini değerleri temel alarak iktidara gelen Milli Görüş-Adil Düzen kökenli AKP döneminde gerçekleşmektedir.
Açık yüreklilikle ve samimiyetle ortaya koymalıyız ki, dine ve inanlara en büyük zararı Neo-liberal ve küreselci AKP iktidarı vermektedir. İranlı büyük sosyolog ve düşünür Dr. Ali Şeriati’nin çok yerinde bir belirlemesine göre, “dine karşı din” yani “İslam’a karşı İslam” politikası uygulanmaktadır. Bu politika ne menem bir şey diyeceksiniz? Şöyle ki;
- Ramazan gelir, fabrikalarda çalışanlardan isteyenler ağır çalışma koşulları ve uzun mesailerden dolayı oruç tutamaz.
- Aslında diğer partilerle uzlaşılarak eğitim-öğretimin ilk, orta ve lise kademesindeki öğrencilerle kamu kuruluşlarında çalışanları muaf tutan bir kanun çıkarılsaydı, başörtülü kızlar rahatlıkla üniversitelere girebileceklerdi. AKP’lilerin ve Başbakan Erdoğan’ın gizli niyeti türbanı kamu-özel ayrımı yapmadan her yerde yaygınlaştırma ısrarı yüzünden kızların üniversitedeki derslere başörtülü olarak katılması artık çıkmaz ayın son çarşambasına ertelenmiştir.
- AKP, kendi çevresinde toplanan dindar işadamları vicdan temizliği yapabilsinler, hep sadakalarını ve zekâtlarını verebilecekleri fakir ve yoksullar bulabilsinler diye, Türkiye’de önemli bir kitleyi parazit yaşar hale sokmuştur. Ülkede yurttaşlık temelinde sosyal devleti güçlendirecek adımlar atmak yerine, kömür ve erzak dağıtımı gibi onur kırıcı ve palyatif (geçici) çözüm ve politikaları kalıcı hale getirmiştir. Böyle bir ortamdaysa ne din-ahlak gelişir, ne yurttaşlık hukuku ne de demokrasi ve insan hakları! Ya ne gelişir? İtaatkârlık, iktidardakilerin ne yaptığını sorgulamama, hesap sor(a)mama, minnet duygusu, başkasının sırtından yaşama kültürü, muhtaç olmadığı halde kendisine ve ailesine yeşil kart çıkartma ve benzeri toplumsal yozlaşmayı tetikleyici alanlar öne çıkar. Bu vasat kime hizmet eder? Tüm bu uygulamaları yaygınlaştıran, yerleştiren ve tasfiye etmeyen AKP’ye tabii ki! Böyle bir hayata alışan kitle de, ki bunların sayısı azımsanmayacak ve bu partiyi iktidarda tutacak kadar çoktur, “Benim oğlum bina okur; döner döner bir daha okur” misali gider gider oyunu AKP’ye atar…
- Yine yolsuzluk, rüşvet, irtikâp, peşkeş çekme, adam kayırma, dini duyguların istismarı; Deniz Feneri Derneği gibi hayır kurumlarının topladığı yardımları maksat dışı kullanma gibi büyük skandallar dinci kisveli AKP döneminde ayyuka çıkmıştır. Bu nedenle AKP şahsında İslam dini büyük zarar görmekte ve itibar kaybetmektedir. Türkiye halkı AKP döneminde dini duyguları kullanarak iktidara gelenlerin “hırsız” olduğunu ve önceki iktidarlardan en ufak bir farklarının olmadığını net bir şekilde görmektedir.
- AKP’nin tek başına iktidarıyla birlikte Türkiye’de samimi dindarlığın bitiş düdüğü çalmıştır. Çünkü artık kim samimi Müslüman kim değil pek ayırt edilemez hale gelmiştir. Buna sebepte, daha önce namaz, oruç, zekât tanımayan hatta Besmele çekmesini bile bilmeyen milyonlarca kişinin bu dönemde hükümete yaranmak için birden dini faaliyet ve davranışlar içine girmiş olmasıdır. Düşünsenize, sayısız işadamı devlet ve belediye ihalelerini alabilmek, kredi ve teşviklerden yararlanabilmek için eşini ve kız çocuklarını tesettüre sokmuştur…
Özetle AKP’nin “dine karşı din” politikalarından örnekleri çoğaltmak mümkündür ama biz kısa keselim.
Peki, çözüm nerededir? Çözüm sol ve sosyal demokrasidedir. Türkiye’nin solcuları, sosyalistleri, gerçek liberalleri ile demokratları, merkezde bulunanları ve hatta dindar olupta AKP’ye oy vermemiş olanları, oy veripte şimdi pişman olanları ortak bir programda uzlaşarak tüm bu çarpık politikaları deşifre etmelidirler. Ancak özellikle sol ve sosyalistlerse daha farklı bir şey yapmalı ve dindar halkın, çalışanların dinini özgürce yaşayabileceği bir Türkiye vaadinde bulunmalıdır. Evet, bu ülkenin sol ve sosyalistleri artık Ramazan’da ağır ve uzun çalışma koşullarından dolayı oruç tutamayan işçinin-emekçinin oruç tutma hakkını savunmalıdır. Sol ve sosyalistler, bir yandan genç kızların üniversiteye başörtüsüyle girebilme hakkını savunurken, öbür taraftan başörtüsünün neden üniversite altındaki okullarda ve kamu kuruluşlarında çalışan memurlara yasak edilmesi gerektiği konusunda da çoğunluğu dindar olan bu halkı ikna etmelidir. İnanıyorum ki, işte bunlar yapıldığında halk, henüz kendini bir türlü anlatmayı başaramayan solcu ve sosyalistleri anlamaya ve desteğini sunmaya başlayacaktır.
Bu sene Ramazan ayı bu yönüyle gerçekten hayırlara vesile oldu. AKP’nin süründüğü makyaj, Türkiye’nin çoğu yerinde fabrikalarda çalışanların istedikleri halde oruç tutamamasıyla, Deniz Feneri e.V.’nin üst düzey yöneticilerinin Almanya’da mahkûm edilmesiyle ve bu skandalın ucunun hemen hemen Başbakan Erdoğan’a kadar uzanmasıyla, AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin gayet “dişli” bir aracı-komisyoncu (rüşvetçi mi deseydik?) çıkması benzeri el içine çıkmayacak olaylarla epey dökülmüştür.
Şimdi malum Ramazan’dayız. Halkımızın çoğunluğu bu mübarek ayda oruç tuttuğundan hala mahmurdur, yorgundur ve olanlara açlığın verdiği tatlı huzurun etkisiyle henüz bir anlam verememektedir. Hele bir Ramazan geçsin… Yukarıda adı geçen çevreler hemen harekete geçer de etkili politika ve vaatlerle bu halka ulaşabilirlerse, AKP’nin ikiyüzlülüğünü, sahte dindarlığını, emek ve emekçi düşmanlığını deşifre edebilirlerse; siz ondan sonra seyreyleyin gümbürtüyü…
Buradan Neo-liberal, küreselci ve Ilımlı İslamcı AKP’ye karşı sağlam bir savunma ve muhalefet hattı ortaya çıkar mı? Bence çıkar! Neden olmasın?
------ o O o --------
Frankfurt, 23 Eylül 2008
*Demirtaş; Serbest Gazeteci-Yazar