TARAFINDAN: BIR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR
Insanımız genelde kendi kültürüyle bağlantısını önemli ölçüde koparmış. Ancak kendi köklerini anımsattığınız zaman geçmişle yeniden bağ kurabiliyor. Ki, anımsatma da bir eğitim metodudur. Asimile olmakla birlikte, anımsatıldığında kendi geçmişine dönebilecek olan insanların yaşadığı bu yörede alan çalışması yapmanın verimli olduğunu da görüyoruz.
Anadolu'nun kültürel köklerini araştıran Yazar Esat Korkmaz: Bugün ezilenlerin rüyası yok
BIR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR...
Esat Korkmaz, Anadolu’nun derin kültürel kökleri üzerine önemli araştırmalar yapan bir aydın. Ortaya koyduğu çok sayıdaki nitelikli eserle de üretken bir araştırmacı olan Korkmaz, Türkiye'de solun kitleyle iletişim kuramama gibi bir problemi olduğunu öne sürüyor. Uzun yıllardır yaptığı araştırmalara dayanarak “bu toprakta 700-800 yıllık bir dil vardır. Ezilen kitle bir dil yaratmış. Sen bu dili kullanmıyorsun, bu dilden habersizsin” diyen Korkmaz, bu dilin güncellenmesi durumunda Türkiye'de büyük açılımlar olacağını iddia ediyor. Çünkü Korkmaz’a göre bu günkü Türkiye’de ezilen insanların bir rüyası yok. Ağırlıklı olarak Alevi toplumuna seslenen Serçeşme Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni de yapan Esat Korkmaz, “şimdi bu toprağın değerlerini güncellemek, yeniden bakmak lazım” diyor ve ekliyor: “ Yoksa Ortodoks inancın ördüğü ağ içerisinde kendi acımıza ve sıkıntımıza bir tanı koyamadan debelenip duracağız…”
Anadolu'nun ruhunu oluşturan kültürler hakkında yaptığı nitelikli çalışmalarla tanınan Esat Korkmaz'la Anadolu'daki isyan ve başkaldırı kültürünün derinliklerini, Şeyh Bedreddin'i, bu günkü Alevi toplumunda yaşanan yozlaşmayı ve Batıniliğin bilinmeyen yönlerini konuştuk.
- AKP'nin hazırladığı yeni anayasa taslağındaki Ortodoks kültürlerin dışında kalan kültürlere, örneğin Alevilik gibi değerlerin nasıl ele alındığına dair düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum öncelikle. Çünkü sizin çalışma alnınızı oluşturan kültürel değerler çok geniş bir alanı kapsıyor ve bu konudaki söyleyeceklerinizi merak ediyorum. Neler söyleyeceksiniz?
- Yeni anayasa tartışmaları doğru dürüst yapılmadı. Bir kere yapılacak anayasanın Alevileri kucaklamasını istiyorsak, bunun tanrısız bir anayasa olması gerekiyor. Tanrı işin içine girdiği anda Aleviler büyük zarar görür. Allah'ı bu işin içine sokmayacaksın. Laiklik gereği bunun böyle olması gerekiyor. Bir kere zorunlu din dersinin kesinlikle anayasadan çıkartılması gerekiyor. Zorunlu din dersi diye bir şey olmaz. Hatta Alevi- Bektaşi inancında bile kendi inancını başlangıçta çocuğuna verme diyor. Burada da sorun çıkabilir çünkü. Çocuk, önce düşünmeyi öğrenecek. Inanç düşünmenin bir sonucu olacağı için böylesi daha doğru. Batıni inanç yeterince tartışılmıyor. Eğer doğru biçimde tartışılabilseydi; Batıni inancın, düşünülerek, emek verilerek elde edilebilen bir inanç olduğu anlaşılırdı. Düşünmezsen inancın yoktur. Çünkü burada bir şeyi kabullenerek inancını oluşturmuyorsun. Yine Bedreddin'e başvuracağım burada. Varidat'ı ben yeni bir yorumla hazırlamıştım. Burada diyor ki; " tanrı, doğanın eğilimine ters buyruk veremez." Yani yumurtaya sen civciv olmayacaksın diye bir emir veremez. Doğanın içindeki yasaya, eğilime aykırı bir emir veremezsin. Ne demektir bu. Doğanın içindeki kural ve ilke tanrının kuralı ilkesidir. Tanrı yumurtaya " sen güzel bir civciv ol" biçiminde buyruk verebilir, çünkü onun içindeki eğilim budur. Tohuma "ağaç ol" diyebilir. O zaman sen tohumun içindeki kuralı öğrenmeye başladığın anda inanç kuralını ortaya çıkarırsın. Inanç kuralı bir keşif işidir, diyor. Keşfedeceksin. Ağacın, taşın, toprağın içindeki kuralları alt alta sıraladığın anda inanç kurallarını da sıralamış oluyorsun. Tabii bu müthiş bir şey.
- Bunlar felsefi olarak müthiş bir şey ancak güncel siyasi çerçeveye oturtmaya katlığınız anda bir sorun olarak algılanmayacak mı?
- Laik bir toprakta aşkın inançlar, yani metafizik, varlık ötesi inançlar eğer yaşamı gönüllü olarak terk etmiyorsa ki hiçbir coğrafyada böyle bir şey olmamıştır; zorla gönüllere sıkıştırılır. Eğer Batıni inanç da aşkın bir inançsa ona da aynı muameleyi yaparlar. Bu noktada beni rahatsız eden şey, Alevilikteki bu hızlı yabancılaşma ve hızlı Sünnileşmenin; Alevi inancını tersine dönüştürüyor olması. Aleviliği de aşkın ve metafizik bir inanç durumuna dönüştürüyor.
- Bu konuda "gönüllü" bir süreç işlediğine dair izlenimler de var. Siz bu inancın köklerine iniyorsunuz, Serçeşme'ye, yani "suyun gözüne" ulaşma çabası içindesiniz. Ancak özellikle Avrupa'dan yayın yapan televizyon kanallarının zamanla Alevi kültürünü yozlaştıran bir işlev gördüğü iddiaları var. Müzik yayınları vs. Bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum.
- Şu anda Alevi -Bektaşi tabana seslenen görsel iletişim araçları Aleviliğin yabancılaşmasına yer yer hizmet eder durumda. Bu televizyon kanallarının ( Cem ve Yol tv hariç) hemen hepsinde çalıştım, programlar yaptım. Birçoğundan da anlaşamadığımız için ayrıldım.
- Neden anlaşamıyorsunuz?
- Çünkü başlangıçta açıkladıkları yayın ilkelerinden uzaklaşılıyor. Yapılan şeyler farklı duruma geliyor. Senin programının içeriğiyle çelişkiler oluşmaya başlıyor. Işte klip televizyonu dediğimiz bir niteliğe dönüştüler. Bu nedenle Alevi- Bektaşi tabana seslenen televizyon kanallarının birçoğunun durumunu çok trajik görüyorum ben.
- Bu yozlaşmaya ivme kazandıran bir işlevleri mi var size göre?
- Tabii tabii. Insanları türkülerden bile soğuttular. Türküler de arabesk bir nitelik kazanıyor. Bu nedenle Alevi- Bektaşilere seslenen bir kanal isen eğer, onlara kendini anlatacak programlar yapacaksın. Buna hizmet edeceksin. "Anlamazlar" diye yapmamazlık etmeyeceksin. Bakınız tasavvufta da böyledir. Öyle anlaşılır biçimde anlatılmaz. Ben bunu yaptığım atölye çalışmalarında da irdeliyorum. 70 yaşında bile öğrenciler oluyor bu çalışmalarda. Şimdi tasavvufta bazı konular vardır ki bunlar "anlaşılır anlatılmaz." Anlaşılır anlatırsan, tasavvuf olmaz. Bir sırrı olması lazım. Bunun birinci nedeni, açık anlatırsan sırrı yükleyemezsin, ikincisi karşındakini özgür bırakmamış olursun. Tam anlaşılır olmak demek, karşındakini koşullandırmak demektir. Tasavvuf denilen şeyi -ki geçmişin edebiyatıdır bu- kullanmak gerekiyor. Bakınız ben bu kültürü başlangıçta neden sevdim? Çünkü güzel sanatları kullanmadan ve edebiyat yapmadan ibadet yapamıyorsunuz. Böyle bir kültür dünyanın hiçbir yerinde yok. Bağlama çalmasını bilmiyorsan ibadet yapamıyorsun, dans ( semah) etmesini bilmiyorsan ibadet yapamıyorsun, şiir, yani nefes söylemesini bilmiyorsan; güzel söz söylemesini bilmiyorsan ibadet yapamıyorsun. Şimdi ben hem dans edeceğim, bağlama çalacağım, şiir okuyup dem alacağım ve ibadet edeceğim; bu müthiş bir şey. Bakın dem konusunda yıllarca mücadele verdik, kavgalar ettik ama şimdi bunlar aşıldı. Içki dediğimiz şeye tapım var bu toprakta. Batıni kültür içkiye tapar. Ama burada anlamı farklıdır.
- Nedir bunun anlamı?
- Içki aslında öğreticinin ağzından çıkan bilginin adıdır. Dem'dir bu. Sen bu öğreticinin ağzından çıkan bilgiyi bardağa dolduracaksın ve içeceksin. Içtiğin anda sarhoş oluyorsan, gerçekten yetişmişsindir. Yol diliyle konuşursak, eğer esrimiyorsan yardımcı araçlara gereksinmen vardır. Burada Dem'e "sıvı akıl" diyoruz. Içkiyi simgesel anlamda tüketeceksin ki, seni bilgiyle sarhoş olmaya hazırlasın. Bir de eğer şiir okuyorsan daha güzel okuman, hizmet yapıyorsan daha rahat yapman için bunun önemi var.
- Kaygusuz Abdal'ın "hayranlık esince cana, bengilik de gereg olur" dizelerini bu anlamda yorumlayabilir miyiz?
- Evet, böyle yorumlayabiliriz. Çünkü kültürlerde bu var zaten. Örneğin Hint coğrafyasında Brahmanizm diye bir inanç var. Burada "Soba" adlı bir ağaç var ve bu ağaçtan elde edilen içkinin adı da Soba. Bir de tektanrılı dinlerdeki Cebrail'in işlevine karşılık gelen kurye tanrı var. Şimdi "Soba" dendiğinde, kırlarda müzik eşliğinde ibadet yapılıyor, nefes söyleniyor ve Soba içkisi tüketiliyor. Bu sırada da Soba adındaki tanrı ibadeti gözlüyor, bir sorun varsa baş tanrıya iletiyor. Diğer yandan Zerdüştlükte de "Hoba" adında bir ağaç, aynı adı taşıyan bir içki ve yine aynı adlı bir tanrı var. Aynı ayinler burada da devam ediyor. Bu Hoba denilen, Soba denilen içkinin kaynağı bir tanrı. Bunun tektanrılı dinlerdeki karşılığı Cebrail olmuştur. Yani tanrıyla peygamber arasında ilişki kuran. Karşı kültürlerde de Cebrail'in adı, akıldır. Insan aklının adı Cebrail'dir. Bu nedenle içki yani dem, akıldır. Bu kültürün sevdiğim bir yanı da şu; diyor ki "iki türlü doğarız, biri biyolojik doğum diğeri de yolda doğarız." Yani yol dediğimiz eğitim süreci. Birinci doğumun içeriği belli. Ikinci doğumun biçimi nasıl? Ana kim, baba kim, kim gebe kalacak? Yani bu doğum nasıl gerçekleşecek. Ancak tasavvuf kavramlarıyla anlayabiliyoruz bunu. Pir, Mürşit, Rehber… Öğretmenin bilgisi sperm yerine geçer. Bilgi vermeye başladığın zaman öğrencinin gönlü gebe kalır. Bu bir süre sonra, harf olur, ses olur, söz olur yaşama geçer. Çünkü beden ev, can da bu evin sahibi olarak algılanıyor. Bu ev sahibinin bir iç hizmetleri var bir de dış hizmetleri var. Beş duyu organımız iç hizmetliler. Ama bir sorun oldu, beden kaza ile gitti. Can da terk etti, hizmetliler de çekti gitti. Işte o anda dış hizmetli devreye giriyor. Burada dış hizmetli olarak adlandırılan şey, bilinç ve inançtır. Sen o beş tane yardımcıyı kullanarak ürettiğin her şeyi dışarı taşıyacaksın. Dışarı taşımazsan yok olur gider. Ağaca, kuşa, yürüdüğün yola, yaptığın arkadaşlığa, verdiğin kavgaya; dağa taşa. Dağın taşın hafızasına kaydedersin bunu. Dış hizmetlilerin görevi bu. Işte insan öldüğünde bu bilince ve hizmete sahip çıkacaksın. Buna "yaşam bilgeliği peşinde koşmak" deniyor. Cenaze töreni ölen insanın geride kalan bilincine ve inancına sahip olma çabasını anlatmadır. Burada o anlatılıyor. Tabii şimdiki cenaze törenleri yabancılaşmış. Aslında cenaze törenlerinin bir yanıyla ölen insanın bilinciyle buluşma olduğunu söyleyebiliriz.
- Son birkaç yıldır Indus uygarlığına fazlaca vurgu yapılmaya başlandı. Sizin de bu konudaki yaklaşımınızı biliyoruz. Özellikle ölüm inanış ve ayinleri (ritüel) hakkında. Anadolu'daki ölü gömme geleneğinin bu anlamda bir kökeni var mıdır?
- Şimdi bu kültürlerdeki en önemli kavram, ölümün olmayışı. Ölüm olmayınca da öldükten sonra gidilecek cennet cehennem gibi bir yer yok. Cennet de bu dünyada cehennem de. Bu Zerdüştlükte de vardır; kötü düşünce cehennem, iyi düşünce cennettir. Iyi düşünceyi egemen kılmak istiyorsan kötü düşünceye karşı kavga vereceksin. Bu çok dünyevi bir şey. Bakınız, köylü isyanları; Ingiltere'de 1300, Almanya'da da 1500'lü yıllarda başlamıştır ama benim toprağımda çok daha önce, 1200'lü yıllarda başlamıştır. Bütün bu köylü isyanlarının, Kızılbaş isyanlarının temel savı, öbür dünyayı bu dünyaya taşıma amacıdır. Burada bir üçleme vardır, ben bu üçlemeyi çok seviyorum. Şöyle ki; bu dünyayı terk et, öbür dünyayı da terk et; hiç durma terk ettiğin yeri de terk et.
- Bu üçlemeyi açar mısınız, terk ettiğimiz yeri nasıl terk edeceğiz?
- Bunu inanç diliyle anlatırsak; "bu dünyayı nasıl terk edersin" kavramı çok konuşulan bir şeydir. Bunun iki türlü algılaması var. Birisi toplumdan koparak, bir ormanın içine ya da bir binanın bir bölümüne, izole bir bölgeye çekiliyorsun. Bildiklerini ve öğrendiklerini gözden geçirme gibi bir uygulama. Buna çile deniliyor. Alevi–Bektaşilikte kırk günlük bir çile denir. Felsefi bilgelik uygulaması ise oldukça entelektüel bir şey. Diyor ki, "ağacı soyamazsan, taşı soyamazsan, dağları soyamazsan bu dünyayı terk edemezsin." Bunun anlamı şu; bir anda bütün insanların yok olduğunu, öldüğünü varsayalım. Geride bir şey kalır mı kalmaz mı sorusunu soracaksın kendine. Geriye bir şey kalmaz diyorsan zaten hiçbir şey söz konusu değil; ister terk et dünyayı ister terk etme. Geride bir şey kalır dersen ve o kalan şeyi algılarsan işte o zaman bu dünyayı terk edersin. Yani bu dünyanın somutundan soyuta geçmek bu. Somuttan soyuta geçebilmek için her şeyin canını avucuna alabilmen gerekiyor. Zaten doğanın amacı budur, doğa kendi canını yakalamak ister. Ağaç, canını yakalamak ister ama bunu bir türlü gerçekleştiremez; doğar doğar, ölür. Insan da böyledir. Sen doğanın bu amacını düşünerek fark edeceksin. Ondan sonra somuttan soyuta geçeceksin. Buna "doğa olan yerden doğa olmayan yere atlamak" deniyor. Bir anlamda kendini hiçliğe taşımak. Bunu yapabilmek için bir sürü şey düşünmüş insan. Hiç olamazsan, hep olmazsın. Hiç olmak için başlangıca taşınacağım. Başlangıç neresi; Annenin karnı. Annenin karnı karanlık bir kutu. Işte oraya taşınacaksın. Işte oraya taşıdığın zaman kendini embriyo durumuna taşıyorsun, bir nokta haline, hiç haline geliyorsun. Doğurma olanağı olan bir hiç. Tanrı da böyledir zaten. Ve tekrar hep oluyorsun. Işte hiç olmadan hep olmamanın anlamı bu. Tanrıyı anlatırken de Sünniliğin, Ortodoks inancın anlattığı gibi anlatmıyoruz Alevilikte. Şimdi Alevilik öyle yabancılaştı ki, aynı tanrı, aynı peygamber, aynı kitap oldu. Bu iş bitmek üzere.
- Biraz önce bu kültürün derinliklerinde dolanırken, köylü isyanlarından, başkaldırı kültüründen söz ettiniz. Ancak son beş yıldır içinde yaşadığımız coğrafyada kanlı bir savaş yaşanıyor. Hz. Hüseyin'in türbesi bombalarla yerle bir ediliyor, kutsal mekânlar yağmalanıyor. Bu, Batı'nın Doğu'ya karşı bir gözdağı mı? Ve neden kitlesel bir tepki gösterilemiyor bütün bunlara karşı?
- Bu tepkisizliğin temel nedeni, Alevilik kendi geçmişini kendini ikna edecek biçimde algılayabilmiş değil. Biraz önce değindiğimiz okullu gelenek olayı çok önemli bir kültürdür. Aleviliğin tapım kimlikleri vardır. Emperyalizm kutsala saldırarak Iran'daki Şii nüfusa da bir gözdağı vermeye çalışıyor. Oradaki yeraltı servetini kontrol edebilmek adına her şeyi yapacaklar. Ama buna bütün dünyadan bir tepki gelmemesi de ayrıca üzücü. Ancak burada Aleviliğin kendini ikna etmesi gerekiyor. Haldun Taner'in çok sevdiğim bir sözü vardır, "insan stajını önce kendi üzerinde yapması lazım" der. Yani kendini ikna etmeden başkasını ikna etmeye kalkışmak büyük sahtekârlıktır anlamına geliyor bu. Önce kendini ikna edeceksin. Adanmış bir bilincin ve inancın taşıyıcısı değilsen olmaz.
- Nasıl ikna edecek Aleviler kendilerini?
- Ben komünist bir gelenekten geliyorum. Başlangıçta bu kültüre ilişkin araştırmalar yapma kararını verdiğimde önce kendi çevremle kavga ettim. Bana, "sen gericilikle dinle mi uğraşacaksın" dediler. Ben başka bir şeyle uğraşıyorum oysa. Kültür ve felsefe varlığın içindeki enerjiye "can" diyor. Ona ne ad verirsen ver ama enerji doğru bir şey. Zaten canan'dır tanrının adı. Canların toplamı anlamında. Bir nevi "kocaman can". O zaman bir Alevi -Bektaşi kendisini eğittiği zaman, canan olarak algıladığı tanrının yeryüzünü yaratırken ne düşündüğünü nasıl bir plan içinde hareket ettiğini öğrenmeye çalışır. Zaten Einstein'da senin amacın ne diye sorduklarında "tanrının ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum" diyor.
- Tanrının ne düşündüğünü öğrenerek nasıl bir sonuca varılacak peki?
- Bakın Alevilik peygamberli bir kültür değildir; ben bunu yirmi yıldır söylüyorum. Ve çok da tepki alıyorum. Asya'da peygamberli bir kültür var mı? Yok. Budizm'in bir peygamberi var mı? Konfüçyüs, Tao; bunlar hep okullu geleneklerdir. Çünkü peygamber kul kimliktir. Tanrının kuludur. Kula bağlandığın anda iş biter. Sen kul değilsin, çok farklı düşünüyorsun. Bu anlamda Alevilik mürşitli bir kültürdür. Öğretmenli ve okullu bir kültürdür. Mesela Asya böyledir, Anadolu Yunan ilk çağında da böyledir. Atomcular okulu vardır, Pisagor okulu vardır, Platon okulu, şu okulu bu vardır. Bunun yanında bir de izleyerek sonuca ulaşma öğretisi vardır. Şamanizm, atalar tapımı gibi; göktapımı, yertapımı gibi kültürler var. Bunlar hep izleyerek sonuca ulaşır. Bizim gibi yerleşik düzen insanları bunu anlamakta zorlanır.
- Izleyerek nasıl bir sonuca ulaşılıyor?
- Örneğin ön Türk topluluklarından Hunlar, Çin'e yaptıkları bir akında saraya girdikleri zaman, sarayın bilgeleri bir masanın başında bir şeylerle uğraşıyorlarmış. Bilgelere ne yaptıklarını sormuşlar. Bilgelerden biri "dağlarla ilgili bir sorun olduğunu" söylemiş. Hunlardan biri de "dağın ne düşündüğünü masa başında nasıl anlıyorsunuz, dağın ne düşündüğü ancak dağa bakılarak anlaşılır" demiş. Çünkü onun dedesi de babası da kendisi de; hep dağa bakarak öğreniyor. Yani dağ ne zaman giyinir ne zaman soyunur, içindeki sular dışarıya ne zaman fışkırır, dağ denizle ne zaman kucaklaşır vs. Dağın suyu yoksa, bağrından çıkan derecikleri yoksa denizle buluşamaz diyor mesela. Doğayı gözlemişler ve kendilerini böyle ifade etmişler. Örneğin, bakmış ki, güneş yeryüzünü ısıtıyor, su buharlaşıyor ve yükseliyor. Demiş ki "suyu bardağın içine koyup içiyorum, yani sıvı durumdayken kontrol edebiliyorum. Ama buharlaşınca kontrol edemiyorum." Düşünüyor, buhar suya göre daha akıllı. Gönlü de içi su dolu bir kap biçiminde düşünmüşler. Kalp de onun altında yanıp duran bir soba. Ama gönül suyum çok ısınırsa, buhar olursa artık ben gönlümü kontrol edemem, diye düşünüyor. Aşkın olma durumu yani. Ne olacak, gönül de buharlaşacak ve yukarı çıkacak, sonra tekrar yere inecek. Çevrimini tamamlayacak. Bu çevrimin bazı aşamalarını kontrol edebiliyorum ama bazı yerlerini edemiyorum. Hüner sürekli kontrol etmektir ama zaman zaman kontrolden çıkar. Denizler de kendini kontrol edemiyor, buharlaşmasını engelleyemiyor. Şimdi diyor ki, ben ağlıyorum, bulutlar da ağlıyor. Bunu düşünüyor. Ama kendin ağlamadan bulutu ağlatamazsın. Kişinin önce kendisinin ağlaması gerekiyor. Gönlünü liman yaparsan eğer, oraya bir gemi yanaşması lazım. Gönlünün bir karşılığının olması lazım. Ben öğrencilerle atölyede çalışmalar yaptığım sırada onlara dedim ki "gönül tanrının evi." Tanrının kafası esti, "gidip evde biraz dinleneyim" dedi. Kapıyı çaldı, açtın; tanrı. Bundan sonra sana emanet. Tanrıyı nasıl karşılayacaksınız, ona ne ikram edeceksiniz, neler soracaksınız yazın bana getirin dedim. Müthiş şeyler çıktı tabii.
- Ne gibi müthiş şeyler?
- Şimdi bir öğrenci dedi ki, "elinde rakı yoksa ben tanrıyı içeri almam." Bu müthiş bir şey. Dem olayını anladığını gösteriyor. Yani istersen kendi evine gel, dem'e bakarım, yoksa almam diyor. Işte Alevilikteki ibadet böyle bir tür epik bir tiyatro gibidir. Gelensel tiyatro dediğimizde 1300'lü yılların Hacivat Karagöz'ünü anlarız hep. Ama bunun 800-900 yıllık bir kökeni var. Mesela Şaman geleneğinde ibadet yapılacak yer rakıyla temizlenir, saçı yapılır. Ortam arınık (steril) hale getirilir. Daha sonra davulla kötü ruhlar temizlenir, ibadet yapılacak duruma getirilir ve ateş karartılır. Artık Şaman'ın yeraltı yolculuğu, tiyatro başlamıştır. Ve yeraltı yolculuğunun sonunda ateş canlandırılır, Şaman kalkar ibadete katılanlar yani seyirciler selamlanır. Bu tam bir epik tiyatrodur. Brecht tiyatrosu, Şaman ayinlerinden esinlenerek yaratılmış devrimci bir tiyatro türüdür. Bu anlamda kendi köklerindeki derinliği iyice anlaması gerekiyor insanların. Emperyalizmin bu gün de uygulamaya çalıştığı şey, seni geçmişinden koparmak. Ilişkileri geriye dönüşümsüz duruma getirdiği anda senin doğumunu 2008'e taşıyor. Seni ilişkini, anana babana, dağa taşa, sevgiline çiçeğe böceğe taşıyamıyorsan sen 2008 doğumlusun. Emperyalizme teslimsin, çıkışın yok artık. Eskiden ilişkiler geriye dönüşümlüydü. Şimdi dönüşümsüz günler yaşıyoruz.
- Peki biraz önce dile getirdiğiniz beş okul döneminde nasıldı durum. O dönemde de Osmanlı'nın etkisinde değil miydi? Osmanlı'nın kuruluş felsefesinde de belirleyici bir yanı yok mu bu ekolün?
- Evet, Osmanlı'nın kuruluş felsefesinde bir yeri var. Özellikle de Ahi geleneğin, Şeyh Edebali'nin filan. Bunlar var ama her dönem başlangıçtaki gibi değildir. Osmanlı döneminde bu dergâhlar çok büyük bir kitleyi temsil ettiği için Osmanlı, en azından sorun yaşamamak için belli kolaylıklar göstermiştir bu dergâhlara. Vergi kolaylıkları vs. ama Anadolu'nun en cüretli isyanlarını da bu dergâhlar örgütlemiştir. Yani neresinden baksanız Anadolu'daki başkaldırı örgütlenmeleri bu dergâhlarla ilintilidir. Örneğin Baba Ishak, Baba Ilyas; bunların hepsi birer başkaldırı hareketidir.
- Toparlayarak sormak istiyorum; bütün bu isyan, başkaldırı ve karşı kültür olarak adlandırdığınız değerlerin izlerini Anadolu'da halen görmek mümkün. Özellikle kentleşmenin görece az olduğu bölgelerde. Insanların yeniden kendi kültürleriyle kucaklaşması, yeniden kökleriyle buluşması, kısaca kendileriyle karşılaşmaları dolaşımdaki yapının ve sistemin istemediği bir şey mi?
- Evet, bu istenmeyen bir şey. Risk oluşturuyor çünkü.
- Nasıl bir risk oluşturuyor. Türkiye'nin sosyopolitik ve ekonomik yapısına nasıl bir etkisi olur bunun?
- Birincisi, ezilen sınıfların, acı çekenlerin ve sıkıntıda olanların haklarını nerede ve nasıl aramaları gerektiğini öğreten bir felsefedir bu.
- Bunun gündelik hayatta bir karşılığı var mı? AB sürecinden geçiyoruz, yeni medeniyet projeleri önermelerine maruz kalıyoruz ve her gün büyük bir altüst oluş yaşanıyor. Örneğin Brüksel'de yaşayan bir Alevi kendi özüyle karşılaşırsa bunun pratikte yaşamına nasıl bir etkisi olur?
- Bir kere bu öğretinin kendisini kurtuluşa çağıran bir çığlık olduğunu hemen algılar. Bu gün ülke dışında yaşayan insanımızın, kendisinin de bu yabancılaşmadan sıyrılıp, neyi savunup neyi savunamayacağı yönünde önüne bir evren açan zil sesi, bir kurtuluş çığlığı olduğunu hemen algılar. Biliyorsunuz felsefeler ve öğretiler kan bedeli ödendiyse uzun ömürlüdür ve güzeldir. Bizde hümanizmanın gülerek "ha ha, hi hi" gibi bir süreçle üretildiğine dair yanlış bir inanç vardır. Böyle bir şey yok. Insan severlik ve güzellik; kanla, acıyla üretilir. Yoksa üretilmez. Geleceğe de sıkıntıdaki insanlar taşıyacaktır güzelliği. Böyle baktığınızda bu öğretinin egemen yargı ve yönetici için büyük bir tehlike olduğunu görürsünüz. Şimdi bu kültürün temelinde Melamilik vardır ki, burada kişi kendi yetişmişliğini saptayabilmek için hangi ölçüde "bela insanı" olduğuna bakar. "Selamet terk edilmeden melâmet olunmaz" denir. Bunu nasıl yapıyor; bir Melami kendisini en üretken yere taşımakla yükümlüdür ve bunu da selameti terk ederek yapar. Sistem açısından tümüyle bela ve risk kimliği olarak sağlayabilir yani. Bu konuda Melami algıyı dışa vuran güzel bir söylence vardır. Bir Sufi, su kenarında yürürken ayağı takılıp suya düşer. Yüzme bilmiyordur ve boğulmak üzeredir. Bunun üzerine yardım istemeye koyulur. Önce akıldan yardım ister. " Ey akıl, gel beni kurtar" der. Akıl gelir Sufi'ye iki tane yumruk vurur. Akıldan yardım istemekle hata yaptığını anlar ve bu kez de inançtan yardım ister. Inanç da gelir ayaklarından aşağıya doğru çeker ki, daha çabuk boğulsun. Sufi, bu kez de yanlışlığını anlar ve sezgiden yardım istemeye karar verir. Sezgi de gelir boğazına sarılır. Artık akıldan, inançtan ve sezgiden bir fayda olmadığını anlamıştır. Düşünür ve der ki "ey cahillik, gel beni kurtar!" Bunun üzerine cahillik suya girer ve elinden tutup Sufi'yi kurtarır…
Şimdi burada anlatılan şey müthiş. Ben, sistemin aklının, ahlakının; her şeyinin karşısındayım diyor. Doğrulara cahillik adın taktılar, ben onlarla geçiniyorum diyor. Bu tabii tam bir cüret durumu, karşı kimlik olma durumudur. Böylesi bir cüretin güncellenmesi ezilenler, sosyalistler ve devrimciler açısından çok önemlidir.
- Bunun pratiği nasıl mümkün olacak peki?
- Bakın Türkiye'de solun kitleyle iletişim kuramama gibi bir problemi vardır. Bir türlü kitleselleşememiştir sol. Bu toprakta 700-800 yıllık bir dil vardır. Ezilen kitle bir dil yaratmış. Sen bu dili kullanmıyorsun, bu dilden habersizsin. Bu dilin bir felsefesi var, ona da yaklaşmıyorsun. Bu dilin güncellenmesi durumunda Türkiye'de büyük açılımlar olacaktır. Çünkü bu gün ezilen insanların bir rüyası yok Türkiye'de. Rüyanın olmaması çok kötü bir şey. Dün rüya vardı. Bu gün bunu tekrar kazanmak gerekiyor. Bir şeyi tasarlarsın, bu rüyadır. Ama bunu yaptığın zaman rüya olmaktan çıkar. Yapmadığın şey düş durumuna gelir. Şeyh Bedrettin, Varidat'ında rüyanın iki türlü görüleceğini söylüyor. Biri uyurken, diğeri uyanıkken görülen rüya. Uyanıkken rüya görmenin de bir bedeli vardır. Kendini geliştireceksin vs. Bir de şöyle diyor; "uyanıkken gördüğün rüyayı, uyurken gördüğün rüya ile uzun dönemli bir programa bağlayacaksın." Çünkü uyanıkken neyle uğraşırsan, uyurken onun rüyasını görürsün. Yani gündüz gördüğün rüyayı gece gördüğün rüyayla bütünleyeceksin diyor. Ancak o zaman rüya seni bir yere götürür, bir çıkış yolu bulursun. Şimdi bu toprağın değerlerini güncellemek, yeniden bakmak lazım. Yoksa Ortodoks inancın ördüğü ağ içerisinde kendi acımıza ve sıkıntımıza bir tanı koyamadan debelenip duracağız.
Alevi açılımı, ‘evlilik içi tecavüz!’
BIR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR...
2.BÖLÜM
Bir süredir Antalya’nın dağ köylerinde mütevazı ama inançlı bir çalışma yürütülüyor. Bir grup aydın, Antalya’daki Alevi-Tahtacı köylerinde yaptıkları alan çalışmalarıyla insanları kendi kültürlerinin derin kodlarıyla yeniden buluşturmayı amaçlıyor. Cem ayinleri, semahlar, söyleşiler ve köy kahvelerinde yapılan hararetli sohbetlerle; bu köklü kültürün yol haritası, kilometre taşları yeniden anımsanmaya, anımsatılmaya çalışılıyor. Serçeşme Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini de yürüten araştırmacı –yazar Esat Korkmaz’ın başını çektiği ekip, Kumluca’dan Serik’e, Antalya’nın Alevi köylerini birer birer arşınlıyor. Antalya’da başlayan bu çalışmanın zamanla ülke geneline yayılması amaçlanıyor.
Esat Korkmaz’la yaptığımız uzun söyleşinin bu bölümünde Antalya’da sürdürülen çalışmalardan yola çıkarak Aleviliğin güncel sorunlarını konuştuk. AKP’nin Alevi açılımına yönelik çarpıcı bir benzetme yapan Korkmaz, bir dönem birlikte çalıştıkları “yol arkadaşı” AKP Istanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu’nun öncülüğünde başlatılan Alevi açılımını “evlilik içi tecavüz” olarak nitelendiriyor. Korkmaz’a göre AKP’nin açılımı Aleviliği Sünnileştirmeye yönelik bir girişim ve onun deyimiyle bu birleşmeden doğacak çocuklar bir süre sonra Alevileri bu coğrafyadan kovacaklar. Cem Vakfı Başkanı Izzettin Doğan’ın bu açılımı zamanla kucaklayacağını dile getiren Korkmaz’a göre Cem Vakfı Aleviliği kendi geçmişine taşımaktan çok, kendi geçmişinden uzaklaştırıyor, bir tür metafizik inanç yumağı haline getirmek ve bu kültürü devlet yapısının içine taşımaya; inanç olarak Ortodokslaştırmaya çalışıyor. Türkiye’deki laiklik algılamasının yanlışlığına da değinen Korkmaz, “uzun zamandan beri, devlet kapısından içeri girerken laiksin, çıktığın zaman değilsin. Laiklik ilkesinin alanı daraltıldı” diyor ve ekliyor: “Sokak, toplumsal yaşam şeriata terk edildi!”
Işte “yakında hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayacağız” diyen yazar Esat Korkmaz’ın çarpıcı açıklamaları…
Öncelikle Antalya’nın Alevi- Tahtacı köylerinde yapmış olduğunuz cemlerle, yeniden bu kültürün anımsanmasına ilişkin çalışmalar hakkında bir soruyla başlamak istiyorum. Bu çalışmayı ne zamandır sürdürüyorsunuz ve neyi amaçlıyorsunuz?
- Ben eskiden beri kendi olanaklarımla Türkiye’nin çeşitli yerlerinde alan çalışması yapıyorum. Bunlar sınırlı olsa da yazarlığın böyle bir çalışma gerektirdiğine inanıyorum. Özellikle kendi örgütlerimizi, televizyonlarımızı alan çalışması yapmaları konusunda özendirmek için elimden geleni yaptım ama bir sonuç alamadım. Bunun nedeni alan çalışmasının maliyetinin yüksek olması ve alana çıkacak kişilerin yeterli donanıma sahip olmamaları. Bir de bu sonuçları açısından soyut, görünmeyen bir çalışma olduğu için yöneticiler buna pek öncelik vermiyorlar. Bu nedenle biz Serçeşme Dergisi olarak Türkiye’nin değişik yerlerinde bu konuda bizimle birlikte çalışabilecek örgütler varsa onlarla, yoksa da kendimiz bir dizi alan çalışması yapma kararı aldık ve bunu uygulamaya koyulduk.
Aynı zamanda pratiğe yönelik bir çabanız da var sanıyorum…
- Evet. Pratiğiyle birlikte yapıyoruz bu çalışmaları. Bu alan çalışmasında da pilot bölge olarak Antalya’yı seçtik. Burada alacağımız sonuca göre ülke geneline yaygınlaştırmak istiyoruz.
Alevi köylerinde gözlemlediğiniz genel manzara nedir. Sizi şaşırtan şeylerle karşılaştınız mı?
- Çok ciddi bir yabancılaşma var. Ilk göze çarpan bu. Insanımız genelde kendi kültürüyle bağlantısını önemli ölçüde koparmış. Ancak kendi köklerini anımsattığınız zaman geçmişle yeniden bağ kurabiliyor. Ki, anımsatma da bir eğitim metodudur. Asimile olmakla birlikte, anımsatıldığında kendi geçmişine dönebilecek olan insanların yaşadığı bu yörede alan çalışması yapmanın verimli olduğunu da görüyoruz.
Bu çalışmaları kayıt altına da alıyorsunuz değil mi?
- Evet. Hem ses, hem de görüntü kaydı yapıyoruz. Bir de konuşuyoruz yüz yüze. Çünkü Alevilik ve Bektaşilik gibi günümüze sözel olarak taşınmış kültürlerde, bu kültüre ilişkin birikim ancak alan çalışmasıyla sağlanabilir. Yazılı kaynaklar sınırlıdır çünkü. Geçmişteki sözlü kaynaklar yazılı kaynaklara güvenmezlerdi zaten. Yazılı malzeme egemene verilmiş bir tür bilgi olarak görülürdü.
Bu anlamda bölge açısından sözlü kaynaklarda gayrı resmi bir tarih de yatıyor değil mi?
- Evet doğrudur. Ben daha çok yasaklı ve günah kültürler üzerine çalışıyorum. Alevilik de yasaklı bir kültürdür. Yani egemenin günah diye suçladığı, ötekileştirdiği bir kültür. Bu karşı kültürün saptanması, ortaya çıkartılması gerekiyor. Ancak burada bazı sorunlarımız var. Bazen başarısız oluyoruz, alandaki kaynağı teşkil eden insanlar çekiniyor, korkuyor. Bir de bu insanlarımızı geçmişle yeniden buluşturmak, bizim bilmediğimiz şeyleri de bu alandan derlemek amacındayız.
Kendi kültürüne ilişkin konuşmaktan çekiniyorlar mı insanlar. Özellikle AKP’nin Alevi açılımı projesinin ardından bu konuda bir ayrışmanın ortaya çıktığı da gözleniyor. Genel atmosfer nedir tam olarak?
- Geçmişte yaşanan toplumsal baskılar nedeniyle, Ortodoks inançlardan ödünç aldığı kavramları ve terimleri, sonraları kendi malı gibi savunmaya başlamış insanlar. Bu da ciddi biçimde yabancılaşma getirmiş. Şimdi bu insanlara kendi özgün geçmişleri anımsatılınca, geçmişinden korkuyorlar. Ama onlara güven duygusu verdiğinizde bunlar aşılacaktır. Özellikle kentle ilişkisi az olan köylerde bu sorun daha az. Genç kesim televizyon ve internet gibi modern kitle iletişim araçlarının, daha doğrusu sistemin kendilerine sunduğu değer ve amaçların peşinde koşuyor. Orta yaş kuşağı da böyle. Biz farkında olmadan sistem bir takım yapay amaçlar yüklüyor.
BU KÜLTÜRÜ TOPUĞUNDAN YAKALAMALIYIZ
Antalya, Türk turizminin başkenti olarak lanse ediliyor. Dünyanın her yerinden yoğun bir kültürel göç alıyor. Kent önemli ölçüde mesaj bombardımanı altında, kimlikler birbirine karışıyor. Kültürel değerler açısından ele alacak olursak, çalışma yürüttüğünüz Alevi köylerinde bu anlamda nasıl bir süreç yaşanıyor ve siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
- Antalya’daki Alevi köylerinin özgün kültürünü öne çıkartmak gerekiyor. Dediğiniz gibi, Antalya’nın bir turizm merkezi olması ve özellikle de dışarıdan yoğun göç almasından dolayı bir kültür çeşitliliği var. Bu çeşitlilik içerisinde bu bölgenin özgün kültürü kendi felsefesine bağlanamaz ise bu yoğun kültürün içinde unutulur gider. Bu özel bir çaba gerektiriyor. Çünkü baskın kültürler var burada. Uluslar arası genel kabul gören bir kültürün baskısı altında kent. Bu hemen kabul gören bir şey aynı zamanda. Bir yandan da bütün bu kıyı kentlerinde; Izmir de buna dâhil, yurt içi göç ve hareketlilik nedeniyle buralara taşınan aynı kültürün baskın bir motifi geldiği yerdeki benzer yapıya egemen oluyor ve oradaki yerel kültürü boğuyor. Diyelim ki Tunceli’den, Adıyaman’dan iç göç nedeniyle buralara gelen Alevi yurttaşlar, burada Tunceli Aleviliğini ve ayrıntılarını yaşatıyorlar. Ve hareketlilikten dolayı bu yapı baskın gelmeye başlıyor. Buradaki yok ortada! Izmir, Antalya gibi kentlerdeki Tahtacı kültürü ortaya çıkamıyor. Bu kentlere özgü Tahtacı kültürleri birbirinden kopuyor. Açık söylemek gerekirse derneklerine bile uğramıyorlar. Bu bölgeler bu anlamda sorunlu yerler. Zaten Antalya’yı seçme nedenimiz de bu anlamda sorunlu kentlerden biri olması. Trakya, Ege ve Akdeniz sorunlu bölgeler. Buralarda çok hızlı bir asimilasyon var. Kentleşme ve sanayileşmenin etkileri çok baskın. Buralardaki kültürü topuğundan yakalamamız gerekiyor. Biraz daha gecikirsek çok geç kalmış olacağız. Bir süre sonra insanlara kendilerini anımsattığınız anda bir dirençle karşılaşırsınız. Kendilerinden kopmuş olacaklar çünkü.
Bu işaret ettiğiniz kavramlar şimdilerde çok lüks şeylermiş gibi de algılanıyor. Özellikle son beş yıldır hızlı bir küresel sermaye baskısı altında kaldı bölge. Dağların doruklarından, denizin diplerine kadar kent coğrafyası parselleniyor. Okyanus ötesinden gelen şirketler dağ köylerinde maden arıyorlar. Toprak satışları, konut satışları ve genel olarak tahsislerin bu bölgenin özgün kültürel yapısı olan Yörüklerin ve Tahtacıların varolma nedenleri olan coğrafi yapıları zorlaması, küresel sermayenin yerli kimlikleri baskı altına almasıyla sonuçlanıyor. Dolayısıyla bu yaşanan kültürel arayışlar ve sıkıntılar şimdilik tali meseleler gibi ele alınıyor. Bu sürecin sonu nereye varır?
-Şimdi bu yerli kültürün de alınıp satılan değerleri olmaya başladı. Daha çok, pazara hitap eden, dolaşıma çıkan kültürel değerler öne çıkıyor ve metalaşıyor. Bu bölgede, Adana’ya kadar olan Toros silsilesindeki Yörük ve Tahtacı topluluğunun doğa felsefesi çok özgündür. Türkiye’de özellikle “karşı felsefe” dediğimiz yapı çok canlı olarak tasarımlanmış. Bunun nedeni kuşkusuz Anadolu’nun çok hareketli bir coğrafya olması ve pek çok kültürün buraya gelmesi. Genel olarak egemen kültürel yapının buraya yeni gelen kültüre çok da hoşgörülü davrandığını söyleyemeyiz. Genellikle böyle bilinir ama bu doğru değildir. Genel kültür yeni gelene acımasızdır. Bu da yeni geleni üretken yapıyor. Huzur olsa bu kadar üretken olmazdı insanlar. Çünkü insan, en umarsız, en umutsuz olduğu zaman üretkenliği doruğa çıkıyor. Anadolu’daki bu umarsızlık ve umutsuzluk; geleceğe yönelik seçeneksizlik insanları en yaratkan, yani eliyle, ayağıyla ve beyniyle yapabileceklerinin en üst seviyesine çıkarıyor. Işte bu üretkenlik bu toprakta birçok şey kotarmıştır. Acı nerede ağırlıklı olarak varsa, üretkenlik oradadır. Doğa acımasızdır çünkü. Dağlarda yaşayan Tahtacılar ve Yörüklerin en başta gelen despotu doğadır. Doğa, kendi aklına göre yaşar. Eğer sen doğanın aklını özümsersen ve buna uygun davranırsan doğanın kıyımından kurtulursun. Yoksa doğa acımasızca kıyar. Doğa, diğer parçalarının esenliği adına bir parçasına kıyar. Ki doğanın aklı tanrıdır. Eğer tanrının aklına uyarsan esenliğe çıkarsın. Tabii bu baskıya çok yoğun maruz kalan topluluklar bu baskıya karşı bir karşıtlık geliştirmiş.
Ne gibi karşıtlıklar bunlar?
-Çok hoş şeylerdir de bunlar. Diyor ki, her şeyin karnı acıkır; toprağın, masanın, camın, ağacın, denizin, suyun, meleklerin ve şeytanın… Tanrı da acıkır. Önemli olan acıkan kimlik her neyse, ona uygun yiyeceği seçmek ve hazırlamak. Şimdi genel kabule göre, “iyilik iyilikle beslenir” algısı vardır. Ama bu doğru değildir. Oysa karşıtlar birbirinin öğretmenidir. Çünkü diyalektik düşünülmediği için diyalektik davranılmıyor ve davranışlar yorumlanamıyor. Bu da üretkenliği engelliyor. Sonuçta pasifize olan bir kültürel yapı ortaya çıkıyor.
EN GADDAR TANRILAR MEZOPOTAMYA’DA
Yesevilik olarak adlandırılan ana kültürel akımın, sizin deyiminizle “pasifize” olmada bir etkisi var mı?
- Bakınız; Hindistan’da Indus ve Ganj, Çin’de Sarıırmak ve Gökırmak gibi çok verimli ancak belli hacimlerdeki coğrafyalarda, bu toprağa sahip olmak için çok çetin mücadeleler yaşanmıştır. Anadolu ve Mezopotamya’da böyle bir coğrafyadır. Coğrafya çok geniş değildir ancak sahip olmaya çalışanlar çoğunluktadır. Daha önce beş yıl emek verdiğim bir çalışma yapmıştım; “şeytan tasarımları” adında. Bu çalışma esnasında dünyanın en gaddar tanrılarının Mezopotamya’da olduğunu gördüm. Başka hiçbir yerde böyle bir şey yok.
Çok sert bir coğrafya olmasının bir sonucu değil mi bu?
- Belirli bir alan var ve herkes bu alana sahip olmaya çalışıyor. Yeryüzündeki ilişkiler ne kadar gaddarsa, gökyüzündeki ilişkiler de o kadar gaddar oluyor. Dünyanın hiçbir yerinde -Afrika dâhil-; insanların yaratılış öyküsü hizmetçiliğe dayandırılmadı. Yalnızca Mezopotamya’da var bu. Tanrılar, sırf ayak işlerini gördürmek için, hizmetçilik için yaratmıştır insanları. Başka hiçbir coğrafyada böyle bir şey yok.
Bu yaradılış öykülerinden yola çıkarak bu günü yorumlamak mümkün mü? Çünkü günümüzde de çok sert bir coğrafya burası ve ideolojilerin ve dinlerin sert ifade edildiği bir bölge…
- Tabii tabii. Çünkü tek tanrılı dinler de bu coğrafyada ortaya çıkmış. Bunun nedeni, yeryüzü çok verimli ve çok çetin bir yapıya sahip. Dünyanın en medeni bölgesi, yerleşik yaşama geçilen yerler buralar. Neredeyse dünyanın çekim merkezi. Aslında Asya bir kara delik gibi. Bu gün bile çok incelenebilmiş bir coğrafya değil. Bilgilerimizin bir çoğunu Sovyetler’in dağılmasından sonra edindik. Asya’da insanların tarihe ne zaman adım attıkları konusu bu gün tartışmalı bir konu. Arkeolojik malzeme yok çünkü. Bir saban demiri, kemik ve asa gibi şeyler var…
Bunun nedeni biraz da klasik arkeolojiye kilitlenilmesi değil mi. Türkiye’deki çalışmalar dâhil, arkeoloji literatürü, antik Yunan ve Roma dönemine adapte olmuş durumda. Bu Batı dayatması değil mi. Örneğin 6 bin yıl öncesine gidildiği zaman buradan nasıl bir dünya çıkacağı bilinmiyor, hatta bundan korkuluyor mu?
- Asya’nın daha çok insan malzemesi ve öteki kültürler açısından önemi vardır. Çünkü anahanlığa, ana hukukuna dayalı topluma kadar giden; insan bilincinin hafızasının kolay kolay unutamadığı o eşitlikçi, paylaşımcı yaşamı daha uzun süre yaşamış; ağırlıklı olarak kentleşmemiş bu barbar insanlar, bu toprakta insanın kurtuluşunu müjdeleme konusunda çok yaratıcı olmuşlardır. Çünkü sınıflı toplum insanı çok zekidir ama bir yönüyle kördür. Çok basit bir gerçek vardır ama insanlık bunu 2500 yıldır göremiyor. Insan bu kadar akıllı ama göremiyor. Çünkü teknik akılsallık farkı bir şey. Bu, egemenin güdümünde bir akılsallıktır. Teknik akılsallığın bir kısmını sistemin güvenliği için erkekler taşır. Kadına geri zekâlı muamelesi yapılır. Erkek hesap makinesi gibi görülür. Yani sistem kendi tasarladığı teknik akılsallığın bir bölümünün erkek tarafından taşınmasını uygun görmüştür. Bu nedenle yapay zekâ taşıyıcısıdır erkek. Sentetiktir. Kadına bu görev verilmedi. Asya insanın bu toprağa taşıdığı çok önemli olgular var. Kadına verilen önem de bunlardan biridir. Kentlerden çok toprak üzerinden taşınmıştır bu.
Antalya arkeolojik açıdan oldukça zengin bir bölge. Bu nedenle son birkaç yıldır ortaya çıkan bazı yazıtlar üzerinden bu bölgedeki yerli halkla ilgili etnik tanımlamalar, değerlendirmeler yapılıyor. Örneğin “Likyalılar Türk’tür, Tahtacılar Likyalı, Luwi halkından geliyor” gibi iddialar ortaya atılıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz bütün bunları?
- Türkiye’de “etnik kaygılarla düşünme” gibi bir kolaycılık oluştu. Ben bunlara çok kızıyorum. Rahatsızım ve düşmanım bu kolaycılığa. Hemen her şeye “aa bu Şamanizm” ya da “aa bu Zerdüştlük” diyen bir anlayış oluştu. Örneğin Tahtacı topluluklarının nereden geldikleriyle ilgili henüz netleşmiş bir genel kabul yok. Ama tartışmalar var. Faruk Sümer’lerin başlangıçta yaptığı saptamalar genel kabul görmüş ama şimdi farklı düşünmeye çalışıyor insanlar. Ayrıca bu kimliklere salt etnik olarak bakmamak gerekiyor. Buraya saplanılıp kalınırsa, Aleviliğin yalnızca Türklüğü görünür. O zaman da Arap Araplığını görür, Kürt Kürtlüğünü görür. Böyle olmaz. Bu kültür, etnik kültürler üstü bir kimliktir. Bunu böyle algılamak gerekiyor.
Bu tür etnik bakışın bir rantı da oluştu sanıyorum. Özellikle yayıncılık açısından…
-Evet. Bu nedenle ben yıllar önce yaptığım iki çalışmayı aynı anda piyasaya çıkarttım. Biri Şamanizm, diğer de Zerdüştlük hakkında iki sözlük. Yayıncımdan ikisinin de aynı gün piyasaya çıkması için ricada bulundum. Zerdüştlükle ilgili kitap, özellikle Kürtlerin bulunduğu zeminde çok etkili oldu. Bana bu konuda çok teşekkür edenler oldu. Şamanizmle ilgili olanı da Japonya’ya kadar ilgi gördü. Şimdi bu konuda her şeyi Şamanizme, Zerdüştlüğe bağlamak doğru değil. Üzerinde çalıştığım Manicilik, Mazdekcilik, Yezidilik gibi alanlar var. Ve çok özel kültürlerdir bunlar. Alevilik ve Bektaşilik gibi kültürlerin oluşmasında bunların çok önemli katkıları vardır. Sadece Şaman demekle olmuyor. Ben Yörük’üm, Çepni’yim mesela. Bizde Şaman gelenekleri egemendir ama bu böyle her yerde egemen anlamına gelmez. Bizde de “ak din”, “gök din”, “yeşil din” inançları var. Yalnızca Şaman kültürünü bilenler, bu kültün kendilerine benzeyen yanlarını alıyorlar, diğer yönlerini görmüyorlar. Oysa bunlar bir bütün, Zerdüştlüğü bileceksin, Yezidiliği bileceksin; hepsi birbirinden etkilenen inanışlar bunlar. Anca o zaman bir sonuca varılabilir. Bakınız; hava, toprak, su ve ateş sınıflandırması asetik değildir; Anadolu Yunan ilk çağının uygulamasıdır. Bizde Batı kültürü çeviriyle öyle bir yere yerleşti ki, kafalarımızı çarpıttı. Ilk çağı hep Batı’ya teslim ediyoruz. Bu toprağın ilk çağında hava, su, toprak ve ateş dediğimiz dört öğe saptanmış. Doğa tanrıcı ve insan tanrıcı bilgeler. Yani Pisagor’dan başlayıp, Aristoteles’e kadar gelen bir süreç bu. Islam’daki vahdeti vücut ve vahdeti mevcutçuluk da bu sürecin devamıdır. Bunların hepsi Anadolu çıkışlı, Asya’dan gelen şeyler değil. Asya çok farklı, buradaki insanın ne düşündüğünü yerleşik yaşamdaki bir insanın anlaması çok kolay değildir.
Buradan yola çıkarak güncel bir soru sormak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Gazeteci Ismail Küçükkaya’nın Cumhuriyetimize Dair kitabındaki söyleşide yer alan Şair Hilmi Yavuz’un açıklamaları tartışılmıştı. Hilmi Yavuz, AKP’yi anlamak için “Nakşi Projesi” olarak adlandırdığı sosyal yapıyı anlamanın şart olduğunun altını çiziyor ve “Allah kazananı sever” cümleleriyle Islam ve zenginlik arasında paralellik kuruyor. Günümüzde tarikatlar üzerinden sürdürülen bir sosyal yapı analizi modası var ve bir anlamda tarikatların nüfuz alanını genişletme, muktedir olma savaşına tanık oluyoruz. Siz bu pencereden Türkiye’ye bakınca neler görüyorsunuz?
- Şimdi Nakşi hareketi bir defa çok eskiye dayanıyor. Bu hareketin içinde de çok büyük bir çalkantı var. Nakşi hareketi, Osmanlı döneminde egemen ideolojinin bir parçası durumuna getirildi. Bu bir nostalji olarak algılanıyor. ‘Bu kültür yeniden eski günlerine dönsün’ diyenler var. Şimdi bir de Horasan örneği var. Kime sorarsan Horasan’dan geldik diyor. Bu aslında bir simge. Çok geniş bir coğrafyayı simgeliyor. Buradaki temel sakınca şudur; biliyorsunuz, Kurtuluş Savaşının sonrasında yapılan en önemli dönüşümlerden biri; egemenliğin tanrının elinden alınıp, halkın eline verilmesidir. Bu süreçte laikliğin bir gereği olarak Sünnilik ya da Ortodoks Islam anlayışı zorla vicdanlara sıkıştırılmıştır. Din’e, bir ahlak ve öte dünya öğretisi olarak burada dur, buna karışmayacağım, denmiştir. Ama “vicdanlardan dışarı çıkıp da sokağa, mahalleye, eve karışmaya kalkarsan o zaman müdahale ederim” denmiştir. Ancak bu başlangıçtaki bir uygulama olmuş. Sonraları durum değilmiştir.
TOPLUMSAL YAŞAM ŞERIATIN IŞGALINDE
Neden değişti size göre?
- Çünkü Islamiyet bir devlet dinidir. Öyle vicdanlarda rahat duracak bir din değildir. Hz. Muhammed bir devlet başkanıdır. Islam bir devlet dini olarak doğdu. Bu nedenle pratiktir ve yaşamın tüm alanlarını yönlendirmek, kontrol etmek ister. Şimdi ne oldu, bu din vicdanlara dar geldi. Sokaklara taşıldı vs. Artık toplumsal yaşam şeraitin işgali altındadır. AKP gibi siyasal iktidarı elinde bulunduran güçlerin, köktendinci bir proje kapsamında, Nakşiliği de canlandırarak yapmak istedikleri şey, toplumsal bilincin yerine Allahın görüşlerini yerleştirmek istemeleridir. Burada en büyük tehlike şudur; yakında hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayacağız. Bu çok kötü bir şeydir.
Bunu biraz açar mısınız. Neden böyle düşünmeye başlayacağız?
- Çünkü tanrısal egemenlik tekrar iktidara taşınacak. Zaten bir parçası da iktidarda. Laik bir toprakta metafizik iktidara taşındığı anda, Allah gibi düşünmek büyük bir tehlikedir. Neden? Çünkü sen Allah’ı iktidardan indirdin! Yoksa laik olamazdın. Metafizik iktidardayken laik olamazsın. Şimdi laiklik Türkiye’de yabancılaştı. Laik bir ülkeyiz diyemiyoruz. Yakında çok ciddi sorunlarla karşılaşacağız.
Ne gibi sorunlar bunlar?
- Hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayınca bu topraktaki laiklik tümüyle ortadan kalkmış demektir. Yatak odan dâhil, her türlü davranışın tanrının denetimine, dünya tasarımına ya da Kuran’ın içeriğine uygun olmak zorundadır. Burada insanın ve doğanın aklı bitmiştir. Kendi kendimizi tanımlamakta acizizdir.
EVLILIK DEĞIL, TECAVÜZ!
Tam bu noktada güncele gelmek istiyorum. Serçeşme Dergisi’nde yazdığınız yazıda Reha Çamuroğlu’nun öncülüğünde başlayan ve tartışmalara neden olan AKP’nin Alevi açılımını iddialı biçimde “evlilik içi tecavüz” olarak değerlendiriyorsunuz. Bunu kısaca özetleyebilir misiniz?
- Evet. Şimdi çok tehlikeli bir gidiş var bu konuda. Bunu vurgulamak istedim. Karşı kültürler, resmi alana taşındıklarında kendilerini yitirirler. Bu gün resmi alanın ideolojisi Sünnilik olduğuna göre AKP’nin Alevi açılımıyla birlikte; Sünnilikle Aleviliği evlendirmeye çalışıyorlar. Ben bunun bir evlilik değil, tecavüz olduğunu dile getiriyorum. Zorla bir birliktelik var çünkü.
Ancak bu konuda diyalogların gönüllülük esasına dayandığına ilişkin bir atmosfer de yaratıldı. Bunun Alevi toplumunun yıllardan beri süren taleplerinin doğal bir sonucu olduğuna dair görüntüler verildi…
- Böyle görüntüler verilse de dayatmalar var. Zaten bu dayatmayı hissettiği için bu açılıma dâhil oldu insanlar. Burada bir tecavüz var. Ister gönüllü olsun ister tecavüz, sonuçta ortaya çocuklar çıkacak. Ve bu çocuklar bizi kovacak.
Neden kovacak sizi bu çocuklar, örneğin ne yapacaklar?
- Bu çocuklar, öyle asimile olacaklar ki, kendi geçmişini inkar edecekler. Beni o mekândan kovacaklar. Bu nedenle bu açılım çok ciddi sonuçlar doğuracak.
Peki siz bu projenin hayata geçirileceğine inanıyor musunuz?
- Bu projeler Alevi toplumunda kolay kolay taban bulamaz. Ben şu aşamada bunu kabul etmiyorum.
Bulduğu karşılık neydi peki?
- Bulduğu karşılık, yapay bir örgütlenmenin yarattığı sanal görüntüden ibaretti. Abdal Musa Vakfı da dâhil olmak üzere, görüntüde Aleviliğin bir kesiminin desteğinin alındığı izlenimi verilmeye çalışıldı. Ancak durum böyle değil.
Gerçek durum nedir?
-Bu çabalar böyle giderse ve örgütlü, bilimsel bir tavır gösterilmezse, bu girişim yavaş yavaş taban edinecektir kendisine. Çünkü olanağa, olanaksızlıktan daha kısa zamanda alışır insanlar. Şimdi bu emperyalist bir program. Islam dini, yakın zamana kadar emperyalist çemberin dışında tutuluyordu. Hıristiyanlık ve Yahudilik; Allah’ı emperyalist yorumla örtüştürüyorlardı. Sonra özellikle Amerika başta olmak üzere emperyalist ülkeler dini yeniden keşfettiler ve amaçlarını daha uzun süre sürdürebilmek için dini kullanmanın gereğini anladılar. Islamiyet’i de bu çemberin içine alarak, ılımlı Islam kavramını gündeme getirdiler. Ve Türkiye’de de böyle bir oluşumu iktidara getirdiler. Emperyalizm bu gün aşkın dinsel amaçlarla emperyalist amaçları örtüştürdü. Yani Hıristiyan, Yahudi ve Islam’ın aşkın kuralıyla, aşırılıklarıyla emperyalizmin aşkın kuralını örtüştürdüler. Sadece bir sorun vardı; tanrı, cezayı öbür dünyada vereceğim diyordu; emperyalist amaç ceza bu dünyada verilsin dendi.
AKP’nin açılımıyla Abdal Musa Enstitüsü kurulacağı söylenen Tekke Köyü’nde bu tartışmaların yapıldığı dönemde kimi insanlar “biz antropoloji, sosyoloji ve Ingilizce bilen, üniversite mezunu dedeler istiyoruz” diyorlardı. Antropolojinin bizzat öznesi olan dedeler yerine, antropoloji, sosyoloji bilen dedeler istenmeye başlandı. Burada bir ironi yok mu?
- Evet. Bence bunu dile getirmeleri hoş bir ironi.
HEM OKUL HEM SAVAŞ ÖRGÜTÜ OLAN DERGÂHLAR
Bunlar yaratılmış talepler mi. Yani ‘Batı’da, çağdaş dünyada bu işler böyle yürüyor’ biçiminde, sizin biraz önce işaret ettiğiniz emperyalist dayatmanın bir parçası değil mi bu yaşananlar?
- Bir yanıyla böyle de söyleyebiliriz. Ancak bir yanıyla da şöyle bir şey var; eskiden baba, dede, mürşit, çelebi; ne dersek diyelim; bu insanlar toplumun en aydın kimliklerine tekabül ediyordu. Geçmişte bunlar toplumsal talepleri karşılıyorlardı. Şimdi karşılamıyor. Çünkü geçmişte Batıni kültürlerin örgütlenmesi okul biçimdeydi. Buna dergâh ve tekke deniyordu. Aynı zamanda öğretim üyeleri de vardı bu örgütlenmenin. Bunlara pir, mürşit ve rehber deniyordu. Bir eğitim programı vardı bu kültürün. Adı, dört kapı kırk makam. Örgütlenme öncelikle okul, ardından savaş örgütü biçimindeydi. Örneğin Şah Kulu dergâhı yatılıydı, hem okul hem de savaş örgütüydü. Şimdi bu anlamda bir örgütlenme yok. O zaman, bu günün çağdaş, demokratik kitle örgütlerinin dışında kalan geleneksel örgütlenmelerin tümüyle okul olması gerekiyor. Örneğin Abdal Musa Dergâhı okul olmalı. Çünkü geçmişte bu böyle. Alevilik okullu bir gelenek. Her ocak bir okuldur. Aleviliğin bu günkü anlamda beş tane üniversitesi vardı geçmişte. Bu günün diliyle konuşursak, Hacıbektaş Dergâhını YÖK’e benzetebiliriz. Bunlar, biri Abdal Musa Dergâhı ki burası ana üniversitedir. Biri Kaygusuz Abdal Dergâhı; Kahire’de, Mukadder tepesindedir. Biri Seyidali Sultan, -Kızıldeli de denir-; Yunanistan’dadır. Diğeri de Kerbela’dadır. Bunların hepsi üniversite. Ve bu okulların başında tepe örgütlenmesi olarak Hacıbektaş Pir Dergâhı dediğimiz ana okul var. Ama şimdi bu dergâhlar okul olma niteliğini yitirmiş. Şu anda dedeler okuldan çıkmıyor. Eski misyonunu, yükümlülüğünü yerine getiremeyecek bir pozisyondalar. Donanımı yok, cahil. Içlerinde yetişmiş dede sayısı çok az. Bu dedeler tasavvufu bilmez, felsefeyi bilmez, yapılan cemlerin bir çoğu geçmişte yapılanları kutsama niteliğinde; insanları üretken kılacak bir konumda değil. Bu nedenle burada bir sorun var. Dedelerin okullu olması lazım. Bunu kim yapacak? Devlet yapmayacak. Devletin yapması zaten yanlıştır. Bunu Aleviler kendileri yapacak. Örneğin Abdal Musa Dergâhı dede yetiştirecek.
Bunları AKP Istanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu da dile getirmişti ve büyük gürültü koptu. Aynı talepler neredeyse. Neden ona bu kadar tepki gösterildi peki?
- Ama o devlet katında ele alınan bir husus, girişim. Benim söylediğim ise Alevilerin kendilerinin yapması gereken bir şey. Devlet katında olmaz bunlar. Yani devlet üniversitelerinden her hangi birisi Aleviliği öğretmeye kalkarsa, Alevilik biter.
REHA ÇAMUROĞLU ISTIKRARSIZ BIR ÇIZGI IZLEDI
AKP’nin Alevi açılımını güncel siyaset üzerinden tam olarak nereye oturtmak gerekiyor?
- AKP’nin Alevi açılımının bütün boyutlarıyla tartışılması gerekiyor. En azından bundan sonra olacaklara hazırlıklı olmak açısından yapılmalı bu. Daha önce de bu açılımı yapmak için uygun zaman kolluyordu AKP, ama bu projeyi devreye sokmak için Alevi- Bektaşi zeminde belli bir yeri olan bir kimlik arayışı içindeydi. Bunun için de Reha Çamuroğlu’nu buldular. Ben kendisiyle de çalıştım geçmişte, yakından tanırım. Nefes dergisini birlikte çıkarttık. Ben Genel Yayın Yönetmeniydim derginin, o da Yazı Işleri Müdürüydü. Ama Reha Çamuroğlu dergiden ayrıldıktan sonra çok istikrarsız çizgi izledi.
Ne gibi bir istikrarsızlık izledi?
- Yani karşı olduğu alanlarda gitti çalıştı. Sonra Barış Partisi, DYP gibi çeşitli siyasi partilerle birlikte oldu. O dönemlerde milletvekili olmayı kafasına koymuş görünüyordu. Kendisini bu anlamda izleyen ve belli ilişkiler içinde olduğu siyasi çevreler Çamuroğlu’na böyle bir teklifte bulundular. Reha Çamuroğlu bu teklifi kabul etti ve onu milletvekili yaptılar. Çamuroğlu’nun başını çektiği bu açılımın harekete geçmesi için de bu süreci başlattılar. Ancak başından beri çağdaş örgütlenmeye sahip Alevi topluluktan destek bulamadılar. Geleneksel örgütlenme de büyük ölçüde karşı çıktı. Sonra Cem Vakfı’nın bünyesinde bulunan bir grup buradan koptu ve bu açılıma taban oluşturdu. Tabanı olmayan bazı dernekler de bu açılımın içinde oldu ama henüz geniş ölçüde Alevi toplumundan destek bulmuş değil.
CEM VAKFI, ZAMANLA AÇILIMI DESTEKLEYECEK
Cem Vakfı Başkanı Izzettin Doğan’ın da Abdal Musa Vakfı’nın kurucuları arasında olduğunu biliyoruz. Doğan, bu süreçte ‘bekle ve gör’ şeklinde bir tavır sergiledi ve bu tavrı eleştirilere neden oldu. Sizce nasıl bir seyir izleyecek bu açılım?
- Izzettin Doğan başlangıçta bu açılımı destekliyordu. Ama kendi bünyesinden kopan bir ekibin bu konuda öne çıkmasından dolayı kendisinin ikincil konumda olmasını kabullenemedi. Içten içe destekliyor olmasına karşın görüntüde ‘bekle ve gör’e ya da belli koşullara bağladı. Ya da hükümetin yapacağı açıklamalara göre destekleriz havası uyandırdı. Bana göre Cem Vakfı’nın destekleyebileceği bir girişimdir bu. Önümüzdeki günlerde onları da kucaklayacak bir şekle dönüşebilir. Girişimin onları kucaklaması durumunda şu veya bu şekilde, niceliği tartışılsa da, bir taban bulduğunu varsayabiliriz. Çünkü Cem Vakfı Aleviliği kendi geçmişine taşımaktan çok, kendi geçmişinden uzaklaştırıyor. Bir tür metafizik inanç yumağı haline getirmek istiyorlar bu kültürü. Aleviliği de devlet yapısının içine taşımaya, inanç olarak Ortodokslaştırmaya çalışıyorlar. Bana göre Alevilik, varlığını böyle bir çizginin dışında sürdürmelidir. Aleviliğin çok büyük bir kesimi Izzettin Doğan’ın bu çizgisine karşı. Ama zamanla hükümetin açılımına taban olabilir Doğan’ın hareketi.
Örgütlü Aleviliğin önemli bir aktörü değil mi Cem Vakfı?
- Evet, çok etkili olmasa da en azından örgütlü Aleviliğin içinde belirli bir tabanı var. Özellikle Güneydoğu’da ve Istanbul, Izmir gibi kentlerde tabanı var ama çok etkili olduğunu söylemek zor. Aleviliği resmi alana, devlet yapısı içine taşımada örgütlü bir tabanı var diyebiliriz ama şu aşamada bunu söyleyemeyiz. Şu anda ne Abdal Musa Vakfı’nın, ne de o iftara katılanların bir tabanı yok. Bu arada Reha Çamuroğlu’nun nasıl bu aymazlığın içine düştüğünü de anlayamadım. Bir defa terimleri seçerken çok dikkatli olmak lazım. Iftar geleneği olmayan bir yerde neden iftar denildi anlamak zor. Bu kültürde olan başka bir ad konulabilirdi.
Iftar vurgusu sizce Sünni bir refere aracı ve önkoşulu mu?
- Evet. Tabii. Yani dergâhta düzenleyebilirlerdi böyle bir toplantıyı. Ama taban bulamadılar. Hiçbir cem’e girecek koşul bulamadılar. Hiçbir dergâh kapılarını açmaz böyle bir şeye. Ama hükümet Cem Vakfı’nı kucaklarsa o zaman vakfın binasını kullanabilirler. Ama Doğan her şeye karşın bu türden bir akılsızlığı yapmaz gibi geliyor bana.
Izzettin Doğan’ın, Reha Çamuroğlu ile, Çamuroğlu Çankaya’ya çıkmadan önce bir görüşmesi olduğunu biliyoruz…
- Evet, bir görüşme yaptılar. Hatta birlikte bir televizyon programı bile yaptılar. Ve o görüşmede Doğan’ın bu işi koşula bağlı olarak desteklediğini biliyoruz. Ancak bu koşulu siyasal iktidar henüz seslendirmek istemedi. Çünkü iktidarın da kendi tabanıyla sorunları var. Risk almak istemediler. Ancak önümüzdeki süreçte Izzetin Doğan hareketini kesinlikle kucaklamak isteyecektir hükümet. Şimdi devletin katkısıyla kurulacak bir enstitü Alevilik açısından pek bir şey ifade etmez. Burada resmi çerçevenin içine alınmaya, terbiye edilmeye çalışılıyor Alevilik. Bu konuda yarı açık bir baskı da var. AB’nin dayatmaları var. Emperyalizm bu gün demokrasiyi kendi değerlerini taşıyacak bir kalıba dökmüş durumda. Sana kendi oluşturduğu bu değerleri savunman konusunda yemin de ettiriyor, demokrasi havarisi kesiliyor. Demokrasi emperyalist değerlerin, emperyalizmin ideolojisini taşıyabilecek bir yapıya kavuşturulmuş durumda. Ezilenleri koruyacak bir olgu değil bu. Bu nedenle laiklikte benzer biçimde. Laikliğin olmazsa olmaz birinci koşulu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Din dünyasal bir işe karışamaz. Şimdi ne oldu Türkiye’de, uzun zamandan beri, devlet kapısından içeri girerken laiksin, çıktığın zaman değilsin. Laiklik ilkesinin alanı daraltıldı. Sokak, toplumsal yaşam şeriata terk edildi.
Kamusal alanın dışındaki hayat şeriata mı terk edildi yani?
- Evet. Tümüyle şeriata terk edildi. Bugün toplumsal iz süreci şeriatın işgali altında. Böyle şey olur mu? Oysa toplumsal iz süreci de dâhil olmak üzere din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması ilkesini ödünsüz biçimde uygulayacağız. Ama din şimdi vicdandan çıktı ve biçimsel anlamda iktidara da taşındı. Gerçek anlamda taşınmak için de her türlü şeyi yapıyor. Bu gün ilericilerimizin ciddi bir aymazlığı var. Köktendincilik çok ciddi bir tehlikedir. Türban olayı bir simgedir. Allah’ı, ayetleri yeniden iktidara taşımak için bir simgedir. Ancak simge güncellenirse canlanır, güncellenmeyen simge ölüdür. Ama türban sürekli güncelleniyor, canlandırılıyor. Dinamik hale geliyor. Canlı hale gelince de onu taşıyan başka bir gurur duyar kendince. Kendisine büyük bir güç vehmeder. Bu nedenle türban bir simge olduğu için bu konuda ödün veremezsin. Verdiğin anda, yavaş yavaş gider bu iş.
* * *
Esat Korkmaz:
1946'da Manisa/Demirci'de doğdu. Fikir Kulübü (FK) Yönetim Kurulu ve son dönem Devrimci Gençlik Federasyonu (DEV-GENÇ) Genel Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu. 12 Mart sonrası Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) ve DEV-GENÇ davalarından yargılandı. 1974 siyasal affıyla cezaevinden çıktı. Bir süre Türkiye Sosyalist Işçi Partisi'nin (TSIP) Zeytinburnu Ilçe Başkanlığı'nda bulundu ve bu partinin yayın organları olan Ilke ve Kitle'nin yazı kurulunda görev aldı. 1976'da Orman Fakültesi'ni bitirerek, Orman Yüksek Mühendisi oldu ve 1980'e değin Orman Bakanlığı'nın çeşitli birimlerinde çalıştı. 12 Eylül sonrası siyasal görüşleri nedeniyle Orman Bakanlığı'ndaki görevine son verildi. Askerlik dönüşü yazar-araştırmacı olarak Babıali'de çalışmaya başladı. 1980'lerin sonlarında Alevilik-Bektaşilik konusundaki çalışmalarına ağırlık verdi. Anadolu Aleviliği, Şeyh Bedreddin ve Varidat, Kırklar Cemi, Zerdüştlük Terimleri Sözlüğü, Şeytan Tasarımı Terimleri Sözlüğü, Eski Türk Inançları ve Şamanizm Terimleri Sözlüğü ve Alevilik ve Bektaşilik Sözlüğü gibi çok sayıda kitaba imza atan Korkmaz, Anadolu inanışları ve kültürleri konusundaki araştırmalarını sürdürüyor.
* * *
Katkıları için sevgili Öznur Tanal'a sonsuz teşekkürler…
Yusuf Yavuz
yusuf_yavuz2004@yahoo.com
ALEVI HABER AJANSI - 8 Mayıs 2008