Almanya Alevi Birlikleri Konfederasyonu


  Son degiştirilme tarihi:15.09.2008  Türkçe  | | Deutsch | Radyo  | | Video  | | Kontak  | | Künye  | | Site Haritası  |  


Türkçe  | | Deutsch
  Anasayfa
  Alevi Kurumları
  AABF
  Alevi Öğretisi
  Alevilik Dersleri
  Projeler
  Göçmenlik
  Etkinlikler
  Açıklamalar
  Arşiv
  Ziyaretçi Defteri


Alevilerin Sesi
119. sayı çıktı...




Alevilerin Sesi'ne abone ol!


YOL tv’den davet: ‘’Sen de YOLdaş ol’’

YOL tv Temsilciler Toplantısı, yalnızca Avrupa’da şimdiye ka

40. HAFTA YOL tv

40. HAFTA YOL tv HAFTALIK PROGRAMI (29 Eylül - 5 Ekim 2008)




YASALARIN TEKÇİ DİLİ
11-04-08

TARAFINDAN: TURAN ESER


YASALARIN TEKÇİ DİLİ YERİNE, MAHALLENİN ÇOK KÜLTÜRLÜ DİLİNE SIĞINMAK

 


Değerli Katılımcılar

 

Sevgili Dostlar

 

 

 

“Türkiye’de Geçmişle Hesaplaşma: Dil ve Yöntem” başlıklı foruma katılım davetiyesini aldığımda, "Türkiye'nin kendisi ile yüzleşmesinde Alevilerin katkısı ne olmalıdır" sorusu etrafında yoğunlaşmayı daha uygun buldum. Bu yoğunlaşma aslında, diğer toplumsal kesimlerin kendi acıları üzerinden, sürdürdükleri "Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesi" tartışmaları ile ortaklaşma amacı taşıyor.

 

 

 

Günümüz dünyasında bir çok ülkede yaşanmış karanlık, kabus ve travmayla dolu tarihsel kesitlerle yüzleşmenin yaşandığı ve bu konuda bir çok uluslararası tecrübe ve birikim oluştuğuna tanık olduk. Almanya, Arjantin, Güney Afrika, Şili ve daha bir çok ülkede, "geçmişle hesaplaşma" amacıyla önemli girişimler başlatıldı. Bu ülkelerdeki demokratik hak talebi girişimlerinin sonucunda elde edilen kazanımlar, uluslararası demokratik toplumlara önemli tecrübe, kaynak ve rehberlik oluşturdu.

 

 

 

Bu konuda uluslar arası tecrübelerden yararlanmayan bir ülke olarak Türkiye, geçmişle hesaplaşmak ve yüzleşmek zorunda olan bir ülkedir. Çünkü bu ülkede kabuk bağlamayan ve tedavi edilmemiş derin yaralar ve travmalar halen diriliğini korumaktadır. 12 Eylül darbesi, 6-6 Eylül Olayları, 1 Mayıs, Çorum, Maraş, Gazi, Madımak katliamların bıraktığı derin yaralar ve travmalar halen sürmektedir. Bu yaralardan ve travmalardan bazıları eskiye dayanmakla birlikte, tarihsel bir yüzleşme yapılmadığından yeni yaraların açılmasına da sebep olmuştur.

 

 

 

YARALARI AÇAN RESMİ DİL VE İDEOLOJİ

 

Türkiye, gerçeklere ve toplumsal yaşama dair insan/toplum hikayelerine dayalı bir tarih bilincine sahip değildir. Tarihsel bilinçten yoksun olarak yetişen insanlar, asırladır süregelen resmi ve suni tarih ezberini, sorgulamadan kuşaktan kuşağa taşımaya çalışmıştır. Resmi ezbere göre Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman ve Türk’tür. Makro politikanın resmi ezberi böyle olunca, bunun dışında kalan resmi "yüzde 1’i" oluşturanların işi ister istemez zorlaşıyor. Oysa osmanlıdan cumhuriyete geçiş sürecinin en sancılı temel sorunlarından biri, Anadolu’nun farklı kimliklerinden ve renklerinden nasıl bir devlet ve nasıl bir “kültürel dil” yaratılması gerektiğiydi. O dönemin en büyük yanlışı ise, çok kültürlü ve çok kimlikli bir Anadolu’dan, osmanlı ortodoks sünni baskısını yaratırken, cumhuriyete geçişle birlikte etnik ve dinsel eksende tekçi/homojen bir Türkiye yaratıldı.

 

 

 

Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte temel bir politika olarak benimsenen tekçileştirme ve homojenleştirme çabaları, resmi politikalarla üretilen zorunlu asimilasyon politikaları ile bugüne kadar çatışma, gerilim, travmalar ve yaralar artarak süregelmiştir. Egemen anlayışın siyaset, tarih, hukuk, kültür ve eğitim alanında yarattığı dil, tekçi, ötekileştiren, ayrımcı, aşağılayan ve farklılıkların bir arada yaşama istencine fırsat vermeyen bir “dil”dir. Bu dil Türk İslam sentezi doğrultusunda, gündelik hayatın ilişkilerinde dominant olma halini yaratmayı hedeflemiştir. Yasaların ve egemen siyaset dilinin içindeki gizli kodlar, tekçiliğe dayalı ve onun egemenliğini kutsayan bir ilahi güce sahip olarak, farklı kesimler üzerinde oluşan sosyal baskı mekanizmalarını güçlendirmektedir. Bu dil ve asimilasyon politikalarının sonucu olarak, Alevilerin, Kürtlerin, Gayrimüslimlerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Ateistlerin ve daha bir çok farklı inanç ve dillerin varlığına ideolojik olarak tahammül göstermeyen ve bu makro politik söylemleri ve anlayışı mikro alanda uygulayan sosyal baskı mekanizmaları üretilmiş ve bu kimliklere yönelik şiddet ve yok etme girişimleri dönem dönem kendini açık ve örtülü bir şekilde göstermiştir.

 

 

 

Yazılı metinler, yasalarda her ne kadar eşitlikten bahsedilirse edilsin, her ne kadar tüm yurttaşların yasalar önünde aynı hak ve ödevlere sahip olduğu teorik olarak iddia edilirse edilsin, gündelik hayattın acı gerçeği bunları yalanlıyor. Amasya’da Alevi kızlarının yaşadıkları, Trabzon ve Malatya’da gayri Müslimlerin yaşadıkları, İstanbul’da Hrant Dink’in öldürülmesi, aslında bizim hangi dilde iletişim kurduğumuzu göstermektedir. Tekçiliğe dayalı anlayışın tanımladığı kimlik politikasının ve onun benimsediği kodların dışında kalanların, “günah keçisi” olma durumu halen devam etmektedir.

 

 

 

TAHRİK SADECE İDEOLOJİK DEĞİL, AYNI ZAMANDA BİR DİL/ÜSLUP ÜRÜNÜDÜR

 

“Tahrik ettiler” dolayısı ile "katl-i vacip" fetvası ile halkı, farklı olanın üzerine kışkırtmanın mazereti hazırdır. Bu coğrafyada en sık başvurulan yoldur bu. Şeyhülislam fetvaları ile 16. yüzyılda Kızılbaş Alevilere yönelik katliam, 6-7 Eylül 1955’te Gayri müslimlere yönelik “milli galeyan” ile gerçekleştirilen olaylar ve ayrımcı cinayetler, Madımak 33 insanı bir otel odasında diri diri yaktıran “Müslümlar” imzalı “fetva bildirisi”nin dili çok kültürlü ve çok kimlikli değildi. Tekçiydi.

 

 

 

Toplumsal yaşamımızda öfkeyi artırarak şiddeti farklı kimliklere yöneltmek, tekçi dilin kullandığı diğer bir tahrik mazeretidir.Tahrik aynı zamanda gizli kalınması istenilen gerçeğin manüpüle edilmesinin diğer adıdır. Bir tür siyasi gizleme yöntemidir. O nedenle her suçu yükleneceği bir günah keçisinin eylemi olarak sunulur tahrik. Bunun içinde kucaklayan ve bir arada yaşama kültürünü engelleyen, tekçi siyaset diline ihtiyaç duyulur.

 

 

 

Gizli ellerin ve tekçi dilin yarattığı her siyasi felaketin ardından, bir günah keçisinin “tahrik” ettiği tespit edilir. Dolayısı ile bunun karşısında “tahrik edilenin haklı” olduğu tezinin kanıksadığı ve tahrik oluşun kimlik ve manevi değerlere bağlılık ile ölçülerek, etnik olarak tahrik olma hakkını, müslüman olarak tahrik olma hakkını kullanarak, cinayet işleyenler bu coğrafyada “vatan için kurşun sıkan” kahramanlar, gibi “Müslüman kimliğine hakareti korumak için”, “Kafiri, Kızılbaşı öldüren cennetlik” olarak sınıflandırılır. Bu nedenle bu coğrafyada “tahrik edeni” infaz etme hakkını kullananın eylemi meşru ve kendisi kahraman görülür. Bunu besleyen güçle birlikle, bu gücün kullandığı dilin kendisi hesaplaşmak ve yüzleşmek zorunludur.

 

 

 

Bu nedenle Türkiye 6-7 Eylül’le, darbelerle, idamlarla, işkencelerle, 1 Mayıs 1977 katliamıyla, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak ve Gazi katliamlarıyla yüzleşmek ve bu katliamların arkasındaki ideolojik dile karşı çok kültürlü, çok kimlikli bir dili üretmek zorundadır. Koca bir yer kürenin, bir köy kadar küçülerek iç içe girdiği, bir yüzyılda, bu köyün bir mahallesinde yaşayan, Türkün, Kürdün, Lazın, Çerkezin, Ermeninin, Alevinin, Sünninin, Gayri Müslimin, Ateistin, devlet eliyle, etnik ve dinsel açıdan tek tipleştirme amaçlı asimilasyon ile yaratılan yüksek gerilimli önyargıları ve linç kültürüne ve diline karşı, demokratik toplumun hukukun evrensel ilkelerine sığınarak, çok kültürlü ve çok kimlikli bir hayatı ve dili üretmekten başka bir seçeneğinin olmadığını anlatmak ve tartışmayı yaygınlaştırmak gerekiyor.

 

 

 

ÇOK KÜLTÜRLÜ BİR DİL MÜMKÜNDÜR.

 

 

 

Türkiye’yi zenginleştirecek en büyük akıl ve toplumsal miras bu ülkenin farklı renklerinin dünyasında gizlidir. Önemli olan ülkemizdeki bu farklı renklerin dünyalarında önyargısız dolaşmayı ve onları tanımayı başarabilmektir. Çünkü gelecek vizyonumuz olan demokratik, çoğulcu, katılımcı, laik, özgürlükçü, çok kültürlü ve çok kimlikli, bağımsız bir cumhuriyet fikrini oluşturmak, ancak farklılıkların birikimleri ve düşünceleri ve önerileri ile beslenerek gerçekleşir. Bu ülkede herkesin Türkçe bilmesine rağmen, bu dili herkesin aynı renkte konuşmadığını da bilmek ve öğrenmek lazım. Dilin çatışma, gerilim ve ötekileştiren üzerinden değil, barış, dayanışma ve bir arada yaşama katkı sunan şekliyle üretimine katkı sunmak zorunluluğu önem kazanıyor. Bu nedenle tekçi ideolojilerin ve yasaların değil, mahallenin çok kültürlü dilini öğrenmek lazım.

 

Farklı renklerin, Türkiye adı verilen gökyüzü altında “farklı ama, birlikte yaşam” isteklerinin yükseldiği süreci acılarımızı ve dilimizi ortaklaştırarak yaşamalıyız. Bunu istemeliyiz. Bu istek, bunca yaşanmışlıklara, acı ve kötü tecrübelere rağmen yükseltilmelidir. Toplumun gündelik yaşamını zehir eden, huzursuzlaştıran onca kötülüklere ve siyasi cinayetlere inat, farklılıklarımızla bir arada yaşama ve geleceğimizi birlikte kurma düşüncesini daha da sık dillendirmek ve daha da yaygın şekilde ifade etmek zorundayız. Bu yeni “dil”lendirme üzerinden sivil toplum eksenli mücadele yaygınlaşarak genişlemeli ve büyümelidir.

 

 

 

Bugünkü mevcut siyasi tabloya bakınca, çözümü kendiliğinden ve “Resmi” eksenden beklemek biraz hayal olur. Aksi durumda “resmi” olan, ideolojik varlık gerekçesini inkar etmek ya da onunla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle Türkiye’de tarihsel yüzleşmeye çağrı ve itirazın sivil eksenli olması doğaldır. Çünkü farklı renklerin ve farklı kültürel zenginliğinin varolduğu, yeşerdiği zemin, sivil hayatın ta kendisidir. Ama asıl sorun, sivil beklentinin, talebin sürdürülen ortak mücadelelerle “resmi”leşmesidir.

 

 

 

TEKÇİLİK DÜN FARKLI OLANI YOK EDEMEDİ, AMA BUGÜN FARKLI OLANLA BİRARADA YAŞAYABİLİR.

 

Yıllardır tek rengi, diğer renklerin varlığına inat ve inkarına dayanarak, topluma dayatma, sevdirme baskısı, gökkuşağının tüm renklerini, toplumun hafızasından ve özleminden silmeye malik olamadı. Her rengin düşünce ve kültürel zenginliğini, gri rengin tekçiliğine feda edilmesi ile kültürel ve düşünsel zenginliklerle dolu bu ülkede soluk ve soğuk yüzle yaşamak zorunda kalmak, topluma yapılacak en büyük haksızlık olarak süre gelmiştir. Tekçi cehaletin tırpanıyla, gökkuşağının renklerini ve kültürlerini kesmeye kalkanlara karşı, farklı renklerin ortak paydaları üzerinden örgütlenmesi ve “bir arada yaşama” talebi daha yaygın bir örgütleme ile toplumsallaşmak zorundadır. Renklerin solmaması için bu oldukça önemlidir.

 

 

 

Doğanın en acımasız kurallarının bile birbirinden koparmaya gücünün yetmediği, gökkuşağın yedi rengi gerçeğine karşın, toplumsal yaşamın renkleri söz konusu olduğunda, ideolojik gerekçelerle bu renkler birbirinden koparılmaya ve renklerin birbirine, kaşlarını çatarak bakması sağlanmaya çalışılıyor.

 

 

 

Toplum yaşamında ve gündelik hayatımızın ilişkileri içerisinde tanık olduğumuz, yaşadığımız farklılıkların, bu ülkenin zenginliği olarak düşünmek yerine, insanların beyinlerini, düşüncelerini ve duygularını, “resmi” toplum mühendisliği ile parçalara bölmek ve bölünmüş beyinler, düşünceler ve duygularla, toplumun “bir arada eşit koşullarda” yaşama istencini engellemenin, hiçbir masumane açıklaması olamaz.

 

Toplumun bölünmüş aklını, düşüncesini ve duygularını, siyasi alanın çatışma eksenlerinin taraftarları haline getirmek ise, “birarada yaşama kültürünü” ve dayanışmasını dinamitleyen en tehlikeli ideolojik yaklaşımdır.

 

 

 

Devletin Türkiye’deki farklılıkları, sosyal sorunları, kültürel, inançsal kimliklerin varlığını benimseme, sistemin demokratikleşmesi, Anayasasının sivilleşmesi ve evrensel değerlerle beslenerek eksikliklerini tamamlama gibi ciddi sorunları varken, topluma “cumhuriyetin kazanımlarını geliştirmek yerine korumak” fikrinin yeterliliği dayatılarak, muhafazakarlaşma ve sağcılaşmanın önü açılmaktadır. Kendimizi resmi görüşün “doğruları” ile şekillendirilmesine fırsat vermeden, bu hayatın kendi gerçeklerine ve değerlerine sahip çıkmak gerekir.

 

 

 

Birileri toplumu ideolojik mermileriyle beyninden vuruyor. “Resmi” toplum mühendisleri, geleceğimize ilişkin müdahaleleri ile bizi kendi tasarımları olan “geleceğe” taşımaya çalışıyor. Bize vaat ettikleri gelecek sadece gri renkten ibaret, tekçi ve zevksiz. Farklı kimliklerin eritilmesine devam edileceği kazanlar ülkesini sunuyorlar. “Resmi” düşüncenin, kendi geleceğine doğru taşımacılığa karşı, bu ülkenin tüm farklı kültürlerinin ve renklerinin, ortak geleceğimizi birlikte kurmak için, ortak sözün, fikrin, dilin ve duygunun etrafında toplanarak, geleceğimizin sivil yaşamı kurma yolculuğuna çıkmak için daha çok bir arada olmalıyız.

 

 

 

GELİN TARİHSEL YÜZLEŞMEYİ MADIMAK KATLİAMINDAN BAŞLATALIM.

 

"Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder, şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder. "

 

Resmi tarih, aslında toplumun gerçeği öğrenmemesi gereken tarihtir. Böyle olunca, "resmi tarih" aslında, siyasi iktidarların kendi ihtiyaçları doğrultusunda, geçmişte yaşanmış olan gerçekleri, acıları, katliamları ve travmaları ters yüz etmek için kurguladıkları ideolojik senaryodur. Resmi tarihin asıl amacı toplumsal belleğin (hafıza-ı enam) yok edilmesidir. Yani toplumun gerçeklerle buluşmasını engellemek ve toplumsal belleğine format çekmektir. Alevi hareketinin Madımak katliamını unutturmamak ve tarihsel yüzleşmeyi sağlamak amacıyla "Madımak oteli utanç müzesi olsun" talebini içeren mücadelesi, aslında tam da resmi tarihin "kaşımayın unutun" sloganı altında sürdürdüğü, toplumsal belleği silme girişime karşı bir duruştur.

 

 

 

Madımak, Gazi, Maraş, Çorum ve benzeri katliamlarında yaşanılan gerçeklerin ters yüz edilerek, oluşturulmaya çalışılan tarih anlayışını aynı zamanda bir ideolojik hegemonyaya karşı, Alevi hareketinin toplumsal bir mücadelesidir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması, ancak tüm toplumsal kesimlerin, Alevilerin acılarıyla buluşmasından geçiyor. Yani Alevilerin tüm toplumsal sorunlara karşısındaki duyarlılığı ve tepkiyi, diğer demokrasi güçlerinin ve toplumsal kesimlerinin göstermesi gerekiyor.

 

 

 

Egemen güçler resmi tarih anlayışını oluştururken, toplumsal hafızamızın silinmesini de hedefler. Yani toplumsal belleğin (hafızanın) yok edilmesini, bozulmasının yolu, yeni bir resmi bellek/hafıza üretmekle mümkündür. Yıllardır süregelen tarihsel bellek çatışmasının arkasındaki en önemli sebep budur. Bu nedenle bizlerin parçalanmış ve bölük olan belleklerimizi ve hafızalarımızı birleştirmemiz ve ortaklaştırmamız gerekir.

 

 

 

Resmi tarihte özneler ve asiller yoktur. Resmi tarih toplumsal hafızayı silerken, tarihin karanlık ve soğuk yüzünün mağduru olan Alevileri, Ermenileri, Kürtleri, Gayri Müslimleri adıyla anmaz. Hafızaların güncelliğini korumasına yardımcı olan isimlendirme ve tanımları yok eder. Yalan, inkar, tahrifat ve sansüre dayalı bir tarih anlatımına müsaade eder.

 

 

 

İnkar ve yalana dayalı tarihsel verilerle oluşturulan toplumsal belleğimiz, resmi anlayışın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden üretilir. Üretilen tarih üzerinden eğitilen genç nesiller, gerçek tarihsel olaylar yerine, resmi anlayışın ürettiği tarih bir tarih versiyonuyla şekillenir.

 

 

 

AMAÇ BELLİDİR

 

• Kısaca uydurulmuş bir tarih

 

• Toplumun hafızasını (belleğini) yok etmek

 

• Belleği bozmak

 

• Hafıza kaybına neden olmak

 

• Tarihi tahrif etmek

 

• Tarihin gerçek yüzünü gizlemek, unutturmak

 

• Toplumu geçmişine yabancılaştırmak

 

• Toplumu tarihsizleştirmek

 

• Toplumu kimliksizleştirmek

 

 

 

Değerli Katılımcılar

 

Sevgili Dostlar

 

Burada bulunan tüm katılımcı dostlarımı, 2008 yılının 2 Temmuz'da Madımak oteli önüne karanfil bırakmaya davet ediyorum. Sanatçılarımızı ve aydınlarımızı aramızda görmek istiyoruz. Kadın hareketini, burada bulunan Gayrı Müslim dostlarımızı, Müslümanları, Kürtleri, demokrasi mücadelesinin en önemli dinamikleri olan STK'larımızı güçlü bir şekilde Madımak oteli önüne davet ediyorum.

 

 

 

Türkiye’yi zenginleştirecek en büyük akıl ve toplumsal miras bu ülkenin farklı renklerinin dünyasında gizlidir. Önemli olan ülkemizdeki bu farklı renklerin dünyalarında önyargısız dolaşmayı ve onları tanımayı başarabilmektir. Mücadeleyi ortaklaştırmak, tanışmaktan geçer.

 

 

 

Sabrınız için teşekkür ediyorum

 

 

 

Turan Eser

 

ABF Genel Başkanı

 

 








<-geriye:

    YAZDIR GÖNDER    


2 Temmuz 2007,SiVAS Madimak


Haberler
  • AABF’den Çalışma Bakanı’na ziyaret
  • İsmail Kaplan: Alevilik dersleri bütün Aleviler için büyük bir kazanım
  • Alevilerden 9 Kasım Mitingi İçin Çağrı
  • Kasım Yeşilgül'ü anıyoruz
  • Eğitimcilerden sert tepki: MEB Aleviliği çarpıtıyor

  • Açıklamalar
  • ABF: Okullar açılıyor, çocuklarımız için zulüm günleri yine başlıyor!
  • TÜM YURTTA SOKAĞA ÇIKALIM!






  • <